Artık kesin olarak görülüyor ki, önümüzdeki dönem dünya güç dengelerinin, nüfuz alanlarının ve jeopolitik haritaların derinden sarsıldığı; etkilerin, ittifakların ve merkezlerin yeniden şekillendiği köklü bir dönüşüm sürecine sahne olacak... Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kurulan düzen çatırdıyor; yeni bir dünya henüz doğmamış olsa da eski dünyanın sonuna yaklaşıldığı hissi her geçen gün daha belirgin hale geliyor… Ukrayna’dan Tayvan’a, Gazze’den Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan gelişmeler, yalnızca bölgesel krizlerin değil, küresel güç mücadelesinin yeni safhalarının da güçlü habercisi…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son günlerde yaptığı değerlendirmeler de içinde bulunduğumuz dönemin sıradan bir diplomatik kriz veya bölgesel gerilim dönemi olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle, “Bölgemiz ve dünyamız, belki de İkinci Cihan Harbi sonrasındaki en kritik günlerini yaşıyor.”
İşte bu nedenle cuma günü İsviçre’de imzalanması beklenen ABD-İran anlaşması, iki ülke arasındaki diplomatik bir mutabakattan çok daha büyük anlamlar taşıyor. Bu anlaşma yalnızca Washington ile Tahran arasındaki bir ihtilafı çözmeyi amaçlamıyor; aynı zamanda Ortadoğu’da son kırk yıl boyunca şekillenen güvenlik mimarisini, ittifak sistemlerini ve güç dengelerini yeniden tanımlama potansiyeli taşıyor. Bu yüzden bugün Washington’dan Tahran’a, Tel Aviv’den Riyad’a, Ankara’dan Pekin’e kadar herkesin gözü İsviçre’ye çevrilmiş durumda…
Fakat bütün tarafların açıklamalarına bakıldığında ortada henüz kesinleşmiş bir barış değil, son derece kırılgan bir süreç olduğu görülüyor. Taraflar birbirlerine güvenmiyor. Kamuoyuna sızdırılan metinler ve birbirini yalanlayan açıklamalar, müzakerelerin ne kadar hassas bir zeminde ilerlediğini gösteriyor. Bir yandan anlaşma hazırlanırken diğer yandan onu sabote etmek isteyen bölgesel ve küresel aktörler de bütün ağırlıklarıyla sahada bulunuyor. Bu nedenle İsviçre’de atılacak imzalar kadar, o imzalardan sonra yaşanacak gelişmeler de belirleyici olacaktır.
Amerikalı analist Saagar Enjeti’nin sözleri bu atmosferi çok iyi özetliyor: “Önümüzdeki 65 gün, İsrail lobisinin tarihindeki en büyük mücadeleye sahne olacak.” Gerçekten de son haftalarda yaşanan gelişmeler bu tespiti doğrular nitelikte. Anlaşma ihtimali güçlendikçe sabotaj girişimleri de artıyor. Çünkü mesele yalnızca İran’ın nükleer programı değil. Mesele, 7 Ekim’den sonra ortaya çıkan yeni bölgesel güç dengeleridir. Daha açık söylemek gerekirse, mesele İsrail’in güvenlik mimarisi ile Amerika’nın yeni Ortadoğu stratejisinin ilk kez ciddi biçimde ayrışmaya başlaması olarak da okunuyor…
ABD-İran ilişkileri ve Ortadoğu diplomasisi alanında uzmanlaşmış, ödüllü bir dış politika uzmanı ve yazar olan Trita Parsi’nin Tucker Carlson’un programında yaptığı değerlendirmeler bu nedenle dikkat çekicidir. Parsi’ye göre bugün konuşulan şey yalnızca bir nükleer anlaşma değildir. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, deniz trafiğinin normalleşmesi, İran’a ait dondurulmuş fonların kademeli olarak serbest bırakılması ve en önemlisi bölgesel bir ateşkes mekanizmasının kurulması hedeflenmektedir. İran’ın dünyanın çeşitli bankalarında bulunan 120 ila 150 milyar dolarlık varlığı yıllardır dondurulmuş durumda bulunuyor. Şimdi bu fonların bir bölümünün açılması gündemdedir. Ancak dikkat çekici olan nokta, bunun Amerikan hazinesinden İran’a yapılacak bir ödeme olmamasıdır. Serbest bırakılması konuşulan para İran’ın kendi parasıdır. Tartışmanın merkezinde de zaten bu gerçek yatmaktadır.
Asıl mesele ise para değildir. Asıl mesele bölgesel savaşın durdurulup durdurulamayacağıdır. Çünkü görünen o ki İran, anlaşmanın ayrılmaz bir parçası olarak bölgesel ateşkes talep etmektedir. Bunun anlamı açıktır: Washington İsrail’i dizginlemek zorunda kalacak, Tahran ise Hizbullah üzerinde etkisini kullanacaktır. İşte anlaşmanın en kırılgan noktası tam da burasıdır. Çünkü son aylarda yaşananlar, İsrail ile İran arasındaki çatışmanın yalnızca iki ülke arasında olmadığını göstermiştir. Lübnan, Gazze, Suriye ve hatta Kızıldeniz hattı bu savaşın cepheleri hâline gelmiştir. Güney Beyrut’a yönelik son saldırılar da birçok gözlemci tarafından anlaşmayı sabote etmeye yönelik bir mesaj olarak okunmaktadır.
Parsi’nin dikkat çektiği diğer husus ise daha da önemlidir. İran’ın son dönemde İsrail’e verdiği karşılıklar, Tahran’ın caydırıcılık doktrininde değişikliğe işaret etmektedir. İran artık yalnızca kendi topraklarına yönelik saldırılara değil, Lübnan ve bölgedeki müttefiklerine yönelik saldırılara da doğrudan cevap verme eğilimindedir. Bu durum İsrail açısından yeni bir stratejik gerçeklik anlamına geliyor. Çünkü yıllardır İsrail güvenlik çevrelerinde dile getirilen düşünce şuydu: Önce Hizbullah etkisiz hale getirilecek, sonra İran ile hesaplaşılacaktı. Nitekim eski İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Efraim Sneh’in yıllar önce söylediği “Lübnan ve Hizbullah sadece bir ara duraktır; asıl savaş İran’la olacaktır” sözü bu stratejinin özeti niteliğindeydi. Ancak aradan geçen yirmi yıla rağmen İsrail ne Hizbullah’ı ortadan kaldırabildi ne de İran’ı bölgesel denklemden çıkarabildi.
Hasıl-ı kelam; Hürmüz’den Beyrut’a, Tahran’dan Tel Aviv’e, Washington’dan Ankara’ya kadar uzanan geniş coğrafyada yeni bir dönem doğuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, dünya İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kritik günlerinden geçiyor. İsviçre’de atılacak imzalar ise yalnızca bir anlaşmanın değil, yeni bir jeopolitik çağın da habercisi olabilir…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Turan KIŞLAKÇI
Yeni Ortadoğu’nun Doğum Sancıları
Artık kesin olarak görülüyor ki, önümüzdeki dönem dünya güç dengelerinin, nüfuz alanlarının ve jeopolitik haritaların derinden sarsıldığı; etkilerin, ittifakların ve merkezlerin yeniden şekillendiği köklü bir dönüşüm sürecine sahne olacak... Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana kurulan düzen çatırdıyor; yeni bir dünya henüz doğmamış olsa da eski dünyanın sonuna yaklaşıldığı hissi her geçen gün daha belirgin hale geliyor… Ukrayna’dan Tayvan’a, Gazze’den Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan geniş coğrafyada yaşanan gelişmeler, yalnızca bölgesel krizlerin değil, küresel güç mücadelesinin yeni safhalarının da güçlü habercisi…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son günlerde yaptığı değerlendirmeler de içinde bulunduğumuz dönemin sıradan bir diplomatik kriz veya bölgesel gerilim dönemi olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle, “Bölgemiz ve dünyamız, belki de İkinci Cihan Harbi sonrasındaki en kritik günlerini yaşıyor.”
İşte bu nedenle cuma günü İsviçre’de imzalanması beklenen ABD-İran anlaşması, iki ülke arasındaki diplomatik bir mutabakattan çok daha büyük anlamlar taşıyor. Bu anlaşma yalnızca Washington ile Tahran arasındaki bir ihtilafı çözmeyi amaçlamıyor; aynı zamanda Ortadoğu’da son kırk yıl boyunca şekillenen güvenlik mimarisini, ittifak sistemlerini ve güç dengelerini yeniden tanımlama potansiyeli taşıyor. Bu yüzden bugün Washington’dan Tahran’a, Tel Aviv’den Riyad’a, Ankara’dan Pekin’e kadar herkesin gözü İsviçre’ye çevrilmiş durumda…
Fakat bütün tarafların açıklamalarına bakıldığında ortada henüz kesinleşmiş bir barış değil, son derece kırılgan bir süreç olduğu görülüyor. Taraflar birbirlerine güvenmiyor. Kamuoyuna sızdırılan metinler ve birbirini yalanlayan açıklamalar, müzakerelerin ne kadar hassas bir zeminde ilerlediğini gösteriyor. Bir yandan anlaşma hazırlanırken diğer yandan onu sabote etmek isteyen bölgesel ve küresel aktörler de bütün ağırlıklarıyla sahada bulunuyor. Bu nedenle İsviçre’de atılacak imzalar kadar, o imzalardan sonra yaşanacak gelişmeler de belirleyici olacaktır.
Amerikalı analist Saagar Enjeti’nin sözleri bu atmosferi çok iyi özetliyor: “Önümüzdeki 65 gün, İsrail lobisinin tarihindeki en büyük mücadeleye sahne olacak.” Gerçekten de son haftalarda yaşanan gelişmeler bu tespiti doğrular nitelikte. Anlaşma ihtimali güçlendikçe sabotaj girişimleri de artıyor. Çünkü mesele yalnızca İran’ın nükleer programı değil. Mesele, 7 Ekim’den sonra ortaya çıkan yeni bölgesel güç dengeleridir. Daha açık söylemek gerekirse, mesele İsrail’in güvenlik mimarisi ile Amerika’nın yeni Ortadoğu stratejisinin ilk kez ciddi biçimde ayrışmaya başlaması olarak da okunuyor…
ABD-İran ilişkileri ve Ortadoğu diplomasisi alanında uzmanlaşmış, ödüllü bir dış politika uzmanı ve yazar olan Trita Parsi’nin Tucker Carlson’un programında yaptığı değerlendirmeler bu nedenle dikkat çekicidir. Parsi’ye göre bugün konuşulan şey yalnızca bir nükleer anlaşma değildir. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, deniz trafiğinin normalleşmesi, İran’a ait dondurulmuş fonların kademeli olarak serbest bırakılması ve en önemlisi bölgesel bir ateşkes mekanizmasının kurulması hedeflenmektedir. İran’ın dünyanın çeşitli bankalarında bulunan 120 ila 150 milyar dolarlık varlığı yıllardır dondurulmuş durumda bulunuyor. Şimdi bu fonların bir bölümünün açılması gündemdedir. Ancak dikkat çekici olan nokta, bunun Amerikan hazinesinden İran’a yapılacak bir ödeme olmamasıdır. Serbest bırakılması konuşulan para İran’ın kendi parasıdır. Tartışmanın merkezinde de zaten bu gerçek yatmaktadır.
Asıl mesele ise para değildir. Asıl mesele bölgesel savaşın durdurulup durdurulamayacağıdır. Çünkü görünen o ki İran, anlaşmanın ayrılmaz bir parçası olarak bölgesel ateşkes talep etmektedir. Bunun anlamı açıktır: Washington İsrail’i dizginlemek zorunda kalacak, Tahran ise Hizbullah üzerinde etkisini kullanacaktır. İşte anlaşmanın en kırılgan noktası tam da burasıdır. Çünkü son aylarda yaşananlar, İsrail ile İran arasındaki çatışmanın yalnızca iki ülke arasında olmadığını göstermiştir. Lübnan, Gazze, Suriye ve hatta Kızıldeniz hattı bu savaşın cepheleri hâline gelmiştir. Güney Beyrut’a yönelik son saldırılar da birçok gözlemci tarafından anlaşmayı sabote etmeye yönelik bir mesaj olarak okunmaktadır.
Parsi’nin dikkat çektiği diğer husus ise daha da önemlidir. İran’ın son dönemde İsrail’e verdiği karşılıklar, Tahran’ın caydırıcılık doktrininde değişikliğe işaret etmektedir. İran artık yalnızca kendi topraklarına yönelik saldırılara değil, Lübnan ve bölgedeki müttefiklerine yönelik saldırılara da doğrudan cevap verme eğilimindedir. Bu durum İsrail açısından yeni bir stratejik gerçeklik anlamına geliyor. Çünkü yıllardır İsrail güvenlik çevrelerinde dile getirilen düşünce şuydu: Önce Hizbullah etkisiz hale getirilecek, sonra İran ile hesaplaşılacaktı. Nitekim eski İsrail Savunma Bakan Yardımcısı Efraim Sneh’in yıllar önce söylediği “Lübnan ve Hizbullah sadece bir ara duraktır; asıl savaş İran’la olacaktır” sözü bu stratejinin özeti niteliğindeydi. Ancak aradan geçen yirmi yıla rağmen İsrail ne Hizbullah’ı ortadan kaldırabildi ne de İran’ı bölgesel denklemden çıkarabildi.
Hasıl-ı kelam; Hürmüz’den Beyrut’a, Tahran’dan Tel Aviv’e, Washington’dan Ankara’ya kadar uzanan geniş coğrafyada yeni bir dönem doğuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, dünya İkinci Dünya Savaşı sonrasının en kritik günlerinden geçiyor. İsviçre’de atılacak imzalar ise yalnızca bir anlaşmanın değil, yeni bir jeopolitik çağın da habercisi olabilir…