Tarih bazen savaşlarla yazılır, bazen de imzalarla… Kimi zaman orduların açamadığı yolları, masalarda atılan imzalar açıyor. Türkiye ile Irak arasında Ankara’da imzalanan anlaşmalar da işte böyle bir dönüm noktasını temsil ediyor. Bu ziyaret, yalnızca iki komşu ülkenin diplomatik ilişkilerini güçlendiren sıradan bir temas değil; Ortadoğu’nun ekonomik haritasını değiştirecek, bölgenin kaderini yeniden şekillendirecek tarihî bir adımdır.
Suriye ile başlayan yeni normalleşme sürecinin ardından Irak ile kurulan bu yeni stratejik ortaklık, Türkiye’nin sadece kendi sınırları içinde değil, bütün bölgesinde istikrarı, refahı ve ekonomik entegrasyonu önceleyen yeni vizyonunun en önemli halkalarından biridir. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte ekonomik istikrarını güçlendiren Türkiye, şimdi bu birikimi bölgesel ölçekte yeni bir kalkınma hamlesine dönüştürmektedir. Önümüzdeki sonbahardan itibaren bunun ekonomik sonuçlarını çok daha belirgin şekilde görmeye başlayacağız.
Bugün konuşulan mesele yalnızca petrol değildir. Yalnızca bir demiryolu veya karayolu da değildir. Mesele, Basra Körfezi’nden Avrupa’nın kalbine uzanan yeni bir ekonomik damar oluşturmaktır.
Türkiye’nin Irak’tan uzun vadeli bir anlaşmayla günde yaklaşık 1 milyon varil petrol tedarik etmesi; enerji hatlarının Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya ulaşması; buna ilaveten Kalkınma Yolu Projesi ile demiryolları ve otoyolların Körfez’i Anadolu üzerinden Avrupa’ya bağlaması, yalnızca Türkiye ekonomisini değil, bütün bölgeyi dönüştürecek yeni bir ticaret ekosistemi oluşturacaktır.
Bunun anlamı şudur: Basra Limanı’ndan çıkan bir yük, en kısa sürede Anadolu üzerinden Avrupa’ya ulaşacaktır. Aynı şekilde Avrupa’dan gelen sanayi ürünleri de Körfez pazarına Türkiye üzerinden erişecektir. Her gün yüzlerce, ilerleyen yıllarda ise binlerce tır bu güzergâhta hareket edecek; demiryolları yeni bir İpek Yolu’nun omurgasına dönüşecektir. Bu nedenle Kalkınma Yolu Projesi yalnızca Türkiye’nin değil, Irak’ın, Körfez ülkelerinin ve gelecek nesillerin projesidir.
Elbette böylesine büyük projelerin karşıtları da olacaktır. Bölgenin istikrara kavuşmasını istemeyenler, ekonomik entegrasyondan rahatsız olanlar, Türkiye’nin güçlenmesini kendi hesaplarına tehdit olarak gören çevreler bu projeye karşı çıkacaktır. Bunun için yalnızca dışarıda değil, içeride de çeşitli lobiler devreye sokulacaktır. Türkiye’nin bu süreçte ekonomik istikrarını, siyasi kararlılığını ve toplumsal birliğini koruması hayati önem taşımaktadır.
Kalkınma Yolu, Körfez ile Avrupa arasındaki en kısa ve en güvenli güzergâhtır. İnsanları, malları, sermayeyi ve enerjiyi birbirine bağlayacaktır. Bu proje Türkiye’ye büyük ekonomik katkılar sağlayacağı gibi Irak’ı da dünya ekonomisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline getirecektir. Avrupa’da yanan her ampulün, çalışan her fabrikanın ve işleyen her üretim hattının arkasında Irak’ın da payı olacaktır. Bu ise Irak’ın onlarca yıldır özlemini çektiği sürdürülebilir kalkınmanın kapısını aralayacaktır.
Tam da bu sebeple Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydî’nin Ankara ziyareti son derece önemlidir. 14 Mayıs 2026’dan bu yana Irak Başbakanlığı görevini yürüten, henüz 40 yaşında olan Ali ez-Zeydî, Irak tarihinin en genç başbakanıdır. Başbakan olduktan sonraki üçüncü yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi tesadüf değildir. Beştepe’de devlet töreniyle karşılanması da iki ülkenin bu ziyarete verdiği önemin açık göstergesidir.
Ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile baş başa görüşmeler gerçekleştirildi. Ardından heyetler arası toplantılar yapıldı. Irak-Türkiye Yuvarlak Masa Toplantısı düzenlendi ve iki liderin huzurunda beş önemli mutabakat zaptı imzalandı.
İmzalanan anlaşmalar; eğitim, polis akademileri arasındaki iş birliği, gençlik ve spor, sınai mülkiyet, Fişhabur-Ovaköy üzerinden demiryolu ve karayolu taşımacılığı ile doğal kaynaklar karşılığında ulaştırma altyapısının geliştirilmesini kapsıyor.
Fakat bunların arasında iki başlık özellikle dikkat çekmektedir. Birincisi enerji… Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO), BP’nin Kerkük merkezli şirketindeki yüzde 15’lik hisseyi satın alması enerji alanında yeni bir dönemin başlangıcıdır.
İşte, Irak ile imzalanan anlaşmaların en stratejik boyutlarından biri, Kerkük petrol sahalarındaki İngiliz BP’nin yüzde 15’lik hissesinin Türkiye’ye devredilmesidir. Bu gelişme, yalnızca ticari bir ortaklık ya da enerji yatırımı olarak okunamaz; aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin en önemli jeostratejik kazanımlarından biri olarak değerlendirilmelidir. Bir asır önce uluslararası müzakere masalarında kaybedilen nüfuzun, bu kez yine diplomasi masasında ve güçlü bir devlet kapasitesiyle yeniden tahkim edilmesi anlamına gelmektedir. Böylesine bir sonucun ortaya çıkması ise tesadüf değildir. Son çeyrek asırda inşa edilen sanayi altyapısı, savunma sanayiindeki atılımlar, ekonomik dayanıklılık, diplomatik etkinlik ve askerî caydırıcılık, Türkiye’yi artık yalnızca gelişmeleri izleyen değil, bölgesel dengeleri şekillendiren bir aktör hâline getirmiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ortak basın toplantısında bu konuda şu ifadeleri kullandı: “Sayın Başbakan ‘Türkiye’ye günde 1 milyon varil petrol verebiliriz. Başka yere muhtaç olmayın.’ diyor. Komşumuz Irak’tan 1 milyon varil petrolü buraya transfer ettik mi ihtiyacımızı karşılar. Hedefimiz kapsamlı enerji iş birliği anlaşması.”
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da söz konusu sahalarda ilk etapta 3 milyar varillik petrol rezervi bulunduğunu açıkladı. Ancak bu ilişkinin tek taraflı olmadığı da açıktır. Türkiye enerjiye ihtiyaç duyarken Irak da su yönetimi, güvenlik iş birliği, terörle mücadele, ulaştırma altyapısı ve özellikle Kalkınma Yolu Projesi’nin başarıya ulaşması için Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır.
Dolayısıyla Ankara ile Bağdat arasında kurulan ilişki geçici siyasi hesaplara değil, karşılıklı stratejik tamamlayıcılığa dayanmaktadır.
Bugün bazı çevreler Irak’ın egemenliğini zayıflatmaya, petrolünü değerlendirmesini engellemeye ve Basra Körfezi’ne açılan jeostratejik konumunu etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Böyle bir dönemde Irak’ın güvenilir ortaklara ihtiyacı vardır.
Bu yüzden Ali ez-Zeydî’nin şu cümlesi sıradan bir siyasi açıklama değildir; adeta yeni dönemin manifestosudur: “Aslında coğrafya doğal olarak bize iki nehir vermiş. Üçüncü nehri de istiyoruz. Artık bu nehir ekonomi nehri olsun. Bu da Kalkınma Yolu’dur.”
Bu söz belki de son yıllarda Ortadoğu için kurulmuş en güçlü metaforlardan biridir. Dicle ve Fırat binlerce yıldır Mezopotamya’yı besledi…Şimdi ise üçüncü nehir; su değil, ticaret olacak…Petrol olacak… Demiryolu olacak… Limanlar olacak… Sanayi olacak… Refah olacak…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri de bu vizyonu tamamlamaktadır: “Komşumuz Irak, savaş ve istikrarsızlık ortamından en çok etkilenen ülkelerden biridir. Biz geçmişten bu yana Irak’ın huzur ve istikrarını ülkemizin durumundan ayrı tutmadık, tutmayız. Terörsüz bölge vizyonumuzun gerçeğe dönüşmesi için Iraklı kardeşlerimizle yakın diyalog halindeyiz.”
Buna rağmen Ankara’daki imza töreninde yaşanan kriz dikkat çekiciydi. İran’a yakınlığıyla bilinen Irak Ulaştırma Bakanı Vehb Selman Hasenî’nin canlı yayın sırasında Kalkınma Yolu anlaşmasını imzalamayı reddetmesi yalnızca diplomatik bir nezaketsizlik değildi; aynı zamanda bölgedeki jeopolitik mücadelenin ne kadar sert yaşandığını da gözler önüne serdi.
Genç ve cesur lider Irak Başbakanı Ali ez-Zeydî’nin devreye girerek bakanını anlaşmayı imzalamaya zorlaması, Bağdat yönetiminin hangi istikameti tercih ettiğini de açık biçimde ortaya koydu. Çünkü mesele yalnızca bir ulaştırma projesi değildir. Bu proje, Ortadoğu’nun ekonomik eksenini değiştirecek bir projedir.
Hasılı kelam… Dicle ile Fırat, binlerce yıldır Mezopotamya’nın hayat damarı oldu. Bugün Türkiye ile Irak, bu kadim coğrafyaya üçüncü bir nehir kazandırmaya çalışıyor: Kalkınma Yolu Projesi yani Ekonomi Nehri… Roma’yı, Bizans’ı, Osmanlı’yı besleyen bu nehir asırlar sonra yeniden canlanıyor… Bu nehir su taşımayacak; umut taşıyacak. Sadece petrol akıtmayacak; refah akıtacak. Yalnızca yük vagonlarını değil, halkların ortak geleceğini taşıyacak.
Tarih bize göstermiştir ki ticaret yolları açıldığında savaş yolları daralır. Limanlar işlediğinde silahlar susar. Demiryolları uzadığında düşmanlıkların duvarları kısalır. Çünkü insanları birbirine en güçlü şekilde bağlayan şey çoğu zaman siyaset değil, ortak menfaat ve ortak gelecektir…
Türkiye bugün sadece kendi ekonomik çıkarını büyütmüyor; Irak’ın ayağa kalkmasını, Körfez’in Avrupa ile bütünleşmesini ve Ortadoğu’nun yeni bir istikrar kuşağına dönüşmesini hedefleyen çok katmanlı bir vizyon ortaya koyuyor. Bu vizyon başarıya ulaşırsa, bundan yalnızca Ankara ve Bağdat değil; Şam’dan Basra’ya, Musul’dan Mersin’e, Katar’dan Avrupa’nın sanayi şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafya kazançlı çıkacaktır.
Belki de yıllar sonra tarihçiler, bu dönemi “Ortadoğu’nun petrol savaşlarından ticaret yollarına yöneldiği dönem” olarak yazacaklardır. İşte o gün, Ali ez-Zeydî’nin “Üçüncü nehir ekonomi nehri olsun.” sözü yalnızca güzel bir benzetme olarak değil; yeni bir medeniyet tasavvurunun ve yeni bir bölgesel kalkınma hamlesinin sembolü olarak hatırlanacaktır. Türkiye’nin attığı adım da tam olarak budur: Dicle ile Fırat’ın yanına, sınırları değil gönülleri ve ekonomileri birbirine bağlayan üçüncü nehri inşa etmek. Bu nehir, yalnızca Türkiye ile Irak’ın değil, bütün bölgenin geleceğine akacaktır…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Turan KIŞLAKÇI
Türkiye’den Irak’a Üçüncü Nehir
Tarih bazen savaşlarla yazılır, bazen de imzalarla… Kimi zaman orduların açamadığı yolları, masalarda atılan imzalar açıyor. Türkiye ile Irak arasında Ankara’da imzalanan anlaşmalar da işte böyle bir dönüm noktasını temsil ediyor. Bu ziyaret, yalnızca iki komşu ülkenin diplomatik ilişkilerini güçlendiren sıradan bir temas değil; Ortadoğu’nun ekonomik haritasını değiştirecek, bölgenin kaderini yeniden şekillendirecek tarihî bir adımdır.
Suriye ile başlayan yeni normalleşme sürecinin ardından Irak ile kurulan bu yeni stratejik ortaklık, Türkiye’nin sadece kendi sınırları içinde değil, bütün bölgesinde istikrarı, refahı ve ekonomik entegrasyonu önceleyen yeni vizyonunun en önemli halkalarından biridir. 2002 yılında AK Parti’nin iktidara gelişiyle birlikte ekonomik istikrarını güçlendiren Türkiye, şimdi bu birikimi bölgesel ölçekte yeni bir kalkınma hamlesine dönüştürmektedir. Önümüzdeki sonbahardan itibaren bunun ekonomik sonuçlarını çok daha belirgin şekilde görmeye başlayacağız.
Bugün konuşulan mesele yalnızca petrol değildir. Yalnızca bir demiryolu veya karayolu da değildir. Mesele, Basra Körfezi’nden Avrupa’nın kalbine uzanan yeni bir ekonomik damar oluşturmaktır.
Türkiye’nin Irak’tan uzun vadeli bir anlaşmayla günde yaklaşık 1 milyon varil petrol tedarik etmesi; enerji hatlarının Irak ve Suriye üzerinden Türkiye’ye, oradan da Avrupa’ya ulaşması; buna ilaveten Kalkınma Yolu Projesi ile demiryolları ve otoyolların Körfez’i Anadolu üzerinden Avrupa’ya bağlaması, yalnızca Türkiye ekonomisini değil, bütün bölgeyi dönüştürecek yeni bir ticaret ekosistemi oluşturacaktır.
Bunun anlamı şudur: Basra Limanı’ndan çıkan bir yük, en kısa sürede Anadolu üzerinden Avrupa’ya ulaşacaktır. Aynı şekilde Avrupa’dan gelen sanayi ürünleri de Körfez pazarına Türkiye üzerinden erişecektir. Her gün yüzlerce, ilerleyen yıllarda ise binlerce tır bu güzergâhta hareket edecek; demiryolları yeni bir İpek Yolu’nun omurgasına dönüşecektir. Bu nedenle Kalkınma Yolu Projesi yalnızca Türkiye’nin değil, Irak’ın, Körfez ülkelerinin ve gelecek nesillerin projesidir.
Elbette böylesine büyük projelerin karşıtları da olacaktır. Bölgenin istikrara kavuşmasını istemeyenler, ekonomik entegrasyondan rahatsız olanlar, Türkiye’nin güçlenmesini kendi hesaplarına tehdit olarak gören çevreler bu projeye karşı çıkacaktır. Bunun için yalnızca dışarıda değil, içeride de çeşitli lobiler devreye sokulacaktır. Türkiye’nin bu süreçte ekonomik istikrarını, siyasi kararlılığını ve toplumsal birliğini koruması hayati önem taşımaktadır.
Kalkınma Yolu, Körfez ile Avrupa arasındaki en kısa ve en güvenli güzergâhtır. İnsanları, malları, sermayeyi ve enerjiyi birbirine bağlayacaktır. Bu proje Türkiye’ye büyük ekonomik katkılar sağlayacağı gibi Irak’ı da dünya ekonomisinin vazgeçilmez aktörlerinden biri hâline getirecektir. Avrupa’da yanan her ampulün, çalışan her fabrikanın ve işleyen her üretim hattının arkasında Irak’ın da payı olacaktır. Bu ise Irak’ın onlarca yıldır özlemini çektiği sürdürülebilir kalkınmanın kapısını aralayacaktır.
Tam da bu sebeple Irak Başbakanı Ali Falih ez-Zeydî’nin Ankara ziyareti son derece önemlidir. 14 Mayıs 2026’dan bu yana Irak Başbakanlığı görevini yürüten, henüz 40 yaşında olan Ali ez-Zeydî, Irak tarihinin en genç başbakanıdır. Başbakan olduktan sonraki üçüncü yurt dışı ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirmesi tesadüf değildir. Beştepe’de devlet töreniyle karşılanması da iki ülkenin bu ziyarete verdiği önemin açık göstergesidir.
Ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile baş başa görüşmeler gerçekleştirildi. Ardından heyetler arası toplantılar yapıldı. Irak-Türkiye Yuvarlak Masa Toplantısı düzenlendi ve iki liderin huzurunda beş önemli mutabakat zaptı imzalandı.
İmzalanan anlaşmalar; eğitim, polis akademileri arasındaki iş birliği, gençlik ve spor, sınai mülkiyet, Fişhabur-Ovaköy üzerinden demiryolu ve karayolu taşımacılığı ile doğal kaynaklar karşılığında ulaştırma altyapısının geliştirilmesini kapsıyor.
Fakat bunların arasında iki başlık özellikle dikkat çekmektedir. Birincisi enerji… Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’nın (TPAO), BP’nin Kerkük merkezli şirketindeki yüzde 15’lik hisseyi satın alması enerji alanında yeni bir dönemin başlangıcıdır.
İşte, Irak ile imzalanan anlaşmaların en stratejik boyutlarından biri, Kerkük petrol sahalarındaki İngiliz BP’nin yüzde 15’lik hissesinin Türkiye’ye devredilmesidir. Bu gelişme, yalnızca ticari bir ortaklık ya da enerji yatırımı olarak okunamaz; aynı zamanda Cumhuriyet tarihinin en önemli jeostratejik kazanımlarından biri olarak değerlendirilmelidir. Bir asır önce uluslararası müzakere masalarında kaybedilen nüfuzun, bu kez yine diplomasi masasında ve güçlü bir devlet kapasitesiyle yeniden tahkim edilmesi anlamına gelmektedir. Böylesine bir sonucun ortaya çıkması ise tesadüf değildir. Son çeyrek asırda inşa edilen sanayi altyapısı, savunma sanayiindeki atılımlar, ekonomik dayanıklılık, diplomatik etkinlik ve askerî caydırıcılık, Türkiye’yi artık yalnızca gelişmeleri izleyen değil, bölgesel dengeleri şekillendiren bir aktör hâline getirmiştir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ortak basın toplantısında bu konuda şu ifadeleri kullandı: “Sayın Başbakan ‘Türkiye’ye günde 1 milyon varil petrol verebiliriz. Başka yere muhtaç olmayın.’ diyor. Komşumuz Irak’tan 1 milyon varil petrolü buraya transfer ettik mi ihtiyacımızı karşılar. Hedefimiz kapsamlı enerji iş birliği anlaşması.”
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da söz konusu sahalarda ilk etapta 3 milyar varillik petrol rezervi bulunduğunu açıkladı. Ancak bu ilişkinin tek taraflı olmadığı da açıktır. Türkiye enerjiye ihtiyaç duyarken Irak da su yönetimi, güvenlik iş birliği, terörle mücadele, ulaştırma altyapısı ve özellikle Kalkınma Yolu Projesi’nin başarıya ulaşması için Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır.
Dolayısıyla Ankara ile Bağdat arasında kurulan ilişki geçici siyasi hesaplara değil, karşılıklı stratejik tamamlayıcılığa dayanmaktadır.
Bugün bazı çevreler Irak’ın egemenliğini zayıflatmaya, petrolünü değerlendirmesini engellemeye ve Basra Körfezi’ne açılan jeostratejik konumunu etkisizleştirmeye çalışmaktadır. Böyle bir dönemde Irak’ın güvenilir ortaklara ihtiyacı vardır.
Bu yüzden Ali ez-Zeydî’nin şu cümlesi sıradan bir siyasi açıklama değildir; adeta yeni dönemin manifestosudur: “Aslında coğrafya doğal olarak bize iki nehir vermiş. Üçüncü nehri de istiyoruz. Artık bu nehir ekonomi nehri olsun. Bu da Kalkınma Yolu’dur.”
Bu söz belki de son yıllarda Ortadoğu için kurulmuş en güçlü metaforlardan biridir. Dicle ve Fırat binlerce yıldır Mezopotamya’yı besledi…Şimdi ise üçüncü nehir; su değil, ticaret olacak…Petrol olacak… Demiryolu olacak… Limanlar olacak… Sanayi olacak… Refah olacak…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şu sözleri de bu vizyonu tamamlamaktadır: “Komşumuz Irak, savaş ve istikrarsızlık ortamından en çok etkilenen ülkelerden biridir. Biz geçmişten bu yana Irak’ın huzur ve istikrarını ülkemizin durumundan ayrı tutmadık, tutmayız. Terörsüz bölge vizyonumuzun gerçeğe dönüşmesi için Iraklı kardeşlerimizle yakın diyalog halindeyiz.”
Buna rağmen Ankara’daki imza töreninde yaşanan kriz dikkat çekiciydi. İran’a yakınlığıyla bilinen Irak Ulaştırma Bakanı Vehb Selman Hasenî’nin canlı yayın sırasında Kalkınma Yolu anlaşmasını imzalamayı reddetmesi yalnızca diplomatik bir nezaketsizlik değildi; aynı zamanda bölgedeki jeopolitik mücadelenin ne kadar sert yaşandığını da gözler önüne serdi.
Genç ve cesur lider Irak Başbakanı Ali ez-Zeydî’nin devreye girerek bakanını anlaşmayı imzalamaya zorlaması, Bağdat yönetiminin hangi istikameti tercih ettiğini de açık biçimde ortaya koydu. Çünkü mesele yalnızca bir ulaştırma projesi değildir. Bu proje, Ortadoğu’nun ekonomik eksenini değiştirecek bir projedir.
Hasılı kelam… Dicle ile Fırat, binlerce yıldır Mezopotamya’nın hayat damarı oldu. Bugün Türkiye ile Irak, bu kadim coğrafyaya üçüncü bir nehir kazandırmaya çalışıyor: Kalkınma Yolu Projesi yani Ekonomi Nehri… Roma’yı, Bizans’ı, Osmanlı’yı besleyen bu nehir asırlar sonra yeniden canlanıyor… Bu nehir su taşımayacak; umut taşıyacak. Sadece petrol akıtmayacak; refah akıtacak. Yalnızca yük vagonlarını değil, halkların ortak geleceğini taşıyacak.
Tarih bize göstermiştir ki ticaret yolları açıldığında savaş yolları daralır. Limanlar işlediğinde silahlar susar. Demiryolları uzadığında düşmanlıkların duvarları kısalır. Çünkü insanları birbirine en güçlü şekilde bağlayan şey çoğu zaman siyaset değil, ortak menfaat ve ortak gelecektir…
Türkiye bugün sadece kendi ekonomik çıkarını büyütmüyor; Irak’ın ayağa kalkmasını, Körfez’in Avrupa ile bütünleşmesini ve Ortadoğu’nun yeni bir istikrar kuşağına dönüşmesini hedefleyen çok katmanlı bir vizyon ortaya koyuyor. Bu vizyon başarıya ulaşırsa, bundan yalnızca Ankara ve Bağdat değil; Şam’dan Basra’ya, Musul’dan Mersin’e, Katar’dan Avrupa’nın sanayi şehirlerine kadar uzanan geniş bir coğrafya kazançlı çıkacaktır.
Belki de yıllar sonra tarihçiler, bu dönemi “Ortadoğu’nun petrol savaşlarından ticaret yollarına yöneldiği dönem” olarak yazacaklardır. İşte o gün, Ali ez-Zeydî’nin “Üçüncü nehir ekonomi nehri olsun.” sözü yalnızca güzel bir benzetme olarak değil; yeni bir medeniyet tasavvurunun ve yeni bir bölgesel kalkınma hamlesinin sembolü olarak hatırlanacaktır. Türkiye’nin attığı adım da tam olarak budur: Dicle ile Fırat’ın yanına, sınırları değil gönülleri ve ekonomileri birbirine bağlayan üçüncü nehri inşa etmek. Bu nehir, yalnızca Türkiye ile Irak’ın değil, bütün bölgenin geleceğine akacaktır…