Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şu cümlesi ile hâlihazırda karmaşık tabloyu anlamak için önemli bir anahtar sundu: “İranlılar, Trump’ın karşı karşıya bulunduğu karar baskısını iyi okuyabilselerdi, İsrail’in baskısı işe yaramazdı.”
Bu söz aslında modern jeopolitiğin en hassas gerçeğine işaret ediyordu: Washington’da kararlar artık yalnızca Washington’da alınmıyor…
Son yıllarda yaşanan sıra dışı gelişmeler, Amerikan siyasi sisteminin alışıldık güç dengelerinin ötesinde bir gerilimle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. ABD kurumları, kanaat önderleri ve politikacıları; tehditten şantaja, itibarsızlaştırmadan siyasi tasfiyelere kadar uzanan karmaşık bir baskı iklimi içinde hareket ediyor. Özellikle Epstein dosyası etrafında dönen tartışmalar, Amerikan elitleri üzerinde görünmez ama güçlü bir kontrol mekanizmasının varlığına dair şüpheleri giderek büyütüyor.
Bu nedenle Amerika’da giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir gerçek var: İsrail’in ABD dış politikasını olağanüstü ölçüde etkilediği ve bunu stratejik bir araç hâline getirdiği iddiası artık yalnızca marjinal çevrelerin değil, bizzat Amerikan kamuoyunun da tartıştığı bir meseleye dönüşmüş durumda. Böylesi bir atmosferde Washington’da alınan kararların ne kadarının rasyonel devlet politikası, ne kadarının iç baskıların ürünü olduğu sorusu giderek daha fazla soruluyor. Dolayısıyla Trump yönetimine verilen tavizlerin ya da yapılan diplomatik jestlerin karşılığının çoğu zaman hesaplanan sonuçları üretmemesi de şaşırtıcı değildir; çünkü mesele klasik diplomasi değil, devlet içindeki güç mücadelelerinin dış politikaya yansımasıdır.
Ortadoğu’daki gerilimin dünya ekonomisi üzerindeki etkisini en çıplak biçimde ortaya koyan uyarılardan biri ise Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’ten geldi. Vučić, Hürmüz Boğazı’ndaki durumun böyle devam etmesi hâlinde Avrupa’nın kelimenin tam anlamıyla bir ekonomik cehenneme sürükleneceğini söylüyor. Çünkü Hürmüz Boğazı yalnızca bir deniz geçidi değildir; küresel enerji sisteminin kalp kapağıdır. Bu hattın kapanması petrol fiyatlarını artırmanın ötesinde dünya ticaretini sarsacak, Avrupa ekonomisini derinden etkileyecek ve küresel finans sisteminde zincirleme krizlere yol açacaktır. Bu yüzden Vučić’in Çin’e yaptığı dolaylı çağrı da dikkat çekicidir: İran üzerinde etkisi olan Pekin’in Hürmüz’ün açık kalması için devreye girmesi yalnızca bölgesel değil küresel bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Batı dünyasının kendi içinden gelen itiraflar da bu kırılmayı doğrular nitelikte. Londra merkezli, progresif ve liberal çizgisiyle bilinen New Statesman dergisinin kapağı “Trump’ın Küresel Terörü” başlığıyla yayımlandı. Dergide Ben Judah tarafından kaleme alınan “İngiltere’nin Bir Amerika Sorunu Var” başlıklı makale ise Atlantik ittifakının iç yüzüne dair çarpıcı bir tablo çiziyor. İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda görev yaptığı dönemi anlatan Judah, yıllarca tekrarlanan “özel ilişki” söyleminin artık yalnızca bir diplomatik slogan olduğunu söylüyor. Çünkü Washington’un gerçek özel ilişkisi Londra ile değil, İsrail ile kurulmuş durumda.
Makaledeki bir anekdot bu güç hiyerarşisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bir Trump delegesi İngiliz muhataplarına, yüzde onluk gümrük tarifelerini neden kabul etmeleri gerektiğini anlatırken şöyle diyor: “Bu okulda olmak gibi. Amerika büyük çocuk; sizin öğle yemeği paranızı almaya geliyor.” Bu cümle aslında Atlantik ittifakının gerçekte nasıl işlediğini özetliyor. Müttefiklik olarak sunulan ilişki çoğu zaman güç dengesi değil, güç hiyerarşisi üzerine kuruludur. Bu nedenle bugün Avrupa’da giderek daha fazla kişi güvenlik mimarisini Washington’a dayandırmanın artık sürdürülebilir olup olmadığını sorguluyor.
Hasılı kelâm, dünya düzeni sessiz ama derin bir kırılmadan geçiyor. Washington’daki siyasi baskılar, Ortadoğu’daki enerji gerilimleri ve Avrupa’nın artan stratejik huzursuzluğu birleştiğinde ortaya çıkan tablo, tek kutuplu Amerikan düzeninin artık eski kesinliğini kaybettiğini gösteriyor. Yeni çağın sorusu artık “kimin müttefiki olacağız” değil, “kendi jeopolitik ağırlığımızı nasıl kuracağız” sorusudur. Çünkü tarihin öğrettiği en eski gerçek şudur: Büyük güçlerin gölgesinde yaşayan devletler güvenlik değil, çoğu zaman yalnızca bağımlılık elde eder…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Turan KIŞLAKÇI
Rehin Alınmış Bir Süper Güç
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan şu cümlesi ile hâlihazırda karmaşık tabloyu anlamak için önemli bir anahtar sundu: “İranlılar, Trump’ın karşı karşıya bulunduğu karar baskısını iyi okuyabilselerdi, İsrail’in baskısı işe yaramazdı.”
Bu söz aslında modern jeopolitiğin en hassas gerçeğine işaret ediyordu: Washington’da kararlar artık yalnızca Washington’da alınmıyor…
Son yıllarda yaşanan sıra dışı gelişmeler, Amerikan siyasi sisteminin alışıldık güç dengelerinin ötesinde bir gerilimle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. ABD kurumları, kanaat önderleri ve politikacıları; tehditten şantaja, itibarsızlaştırmadan siyasi tasfiyelere kadar uzanan karmaşık bir baskı iklimi içinde hareket ediyor. Özellikle Epstein dosyası etrafında dönen tartışmalar, Amerikan elitleri üzerinde görünmez ama güçlü bir kontrol mekanizmasının varlığına dair şüpheleri giderek büyütüyor.
Bu nedenle Amerika’da giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir gerçek var: İsrail’in ABD dış politikasını olağanüstü ölçüde etkilediği ve bunu stratejik bir araç hâline getirdiği iddiası artık yalnızca marjinal çevrelerin değil, bizzat Amerikan kamuoyunun da tartıştığı bir meseleye dönüşmüş durumda. Böylesi bir atmosferde Washington’da alınan kararların ne kadarının rasyonel devlet politikası, ne kadarının iç baskıların ürünü olduğu sorusu giderek daha fazla soruluyor. Dolayısıyla Trump yönetimine verilen tavizlerin ya da yapılan diplomatik jestlerin karşılığının çoğu zaman hesaplanan sonuçları üretmemesi de şaşırtıcı değildir; çünkü mesele klasik diplomasi değil, devlet içindeki güç mücadelelerinin dış politikaya yansımasıdır.
Ortadoğu’daki gerilimin dünya ekonomisi üzerindeki etkisini en çıplak biçimde ortaya koyan uyarılardan biri ise Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić’ten geldi. Vučić, Hürmüz Boğazı’ndaki durumun böyle devam etmesi hâlinde Avrupa’nın kelimenin tam anlamıyla bir ekonomik cehenneme sürükleneceğini söylüyor. Çünkü Hürmüz Boğazı yalnızca bir deniz geçidi değildir; küresel enerji sisteminin kalp kapağıdır. Bu hattın kapanması petrol fiyatlarını artırmanın ötesinde dünya ticaretini sarsacak, Avrupa ekonomisini derinden etkileyecek ve küresel finans sisteminde zincirleme krizlere yol açacaktır. Bu yüzden Vučić’in Çin’e yaptığı dolaylı çağrı da dikkat çekicidir: İran üzerinde etkisi olan Pekin’in Hürmüz’ün açık kalması için devreye girmesi yalnızca bölgesel değil küresel bir zorunluluk olarak görülmektedir.
Batı dünyasının kendi içinden gelen itiraflar da bu kırılmayı doğrular nitelikte. Londra merkezli, progresif ve liberal çizgisiyle bilinen New Statesman dergisinin kapağı “Trump’ın Küresel Terörü” başlığıyla yayımlandı. Dergide Ben Judah tarafından kaleme alınan “İngiltere’nin Bir Amerika Sorunu Var” başlıklı makale ise Atlantik ittifakının iç yüzüne dair çarpıcı bir tablo çiziyor. İngiltere Dışişleri Bakanlığı’nda görev yaptığı dönemi anlatan Judah, yıllarca tekrarlanan “özel ilişki” söyleminin artık yalnızca bir diplomatik slogan olduğunu söylüyor. Çünkü Washington’un gerçek özel ilişkisi Londra ile değil, İsrail ile kurulmuş durumda.
Makaledeki bir anekdot bu güç hiyerarşisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Bir Trump delegesi İngiliz muhataplarına, yüzde onluk gümrük tarifelerini neden kabul etmeleri gerektiğini anlatırken şöyle diyor: “Bu okulda olmak gibi. Amerika büyük çocuk; sizin öğle yemeği paranızı almaya geliyor.” Bu cümle aslında Atlantik ittifakının gerçekte nasıl işlediğini özetliyor. Müttefiklik olarak sunulan ilişki çoğu zaman güç dengesi değil, güç hiyerarşisi üzerine kuruludur. Bu nedenle bugün Avrupa’da giderek daha fazla kişi güvenlik mimarisini Washington’a dayandırmanın artık sürdürülebilir olup olmadığını sorguluyor.
Hasılı kelâm, dünya düzeni sessiz ama derin bir kırılmadan geçiyor. Washington’daki siyasi baskılar, Ortadoğu’daki enerji gerilimleri ve Avrupa’nın artan stratejik huzursuzluğu birleştiğinde ortaya çıkan tablo, tek kutuplu Amerikan düzeninin artık eski kesinliğini kaybettiğini gösteriyor. Yeni çağın sorusu artık “kimin müttefiki olacağız” değil, “kendi jeopolitik ağırlığımızı nasıl kuracağız” sorusudur. Çünkü tarihin öğrettiği en eski gerçek şudur: Büyük güçlerin gölgesinde yaşayan devletler güvenlik değil, çoğu zaman yalnızca bağımlılık elde eder…