Hava Durumu

Maval Okuyan Kaval

Yazının Giriş Tarihi: 10.01.2026 22:25
Yazının Güncellenme Tarihi: 10.01.2026 22:26

Mertlik bozuldu, yiğitlik firarda, hakikat ise herc ü merc olmuş durumda… Meydan, kurnazlık taslayan, hileyi marifet sanan çakallara ve maval okuyan kavallara kaldı. Eskiden sözün bir ağırlığı, yüzün bir bedeli vardı. Bugün ise ses çok, yüz yok; iddia var, sorumluluk yok; iftira var, utanma yok. “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” demişti büyük ozanımız Köroğlu; şimdi de paylaş tuşu icat oldu, insanlık bozuldu…

Birkaç yıl önce “Çekirdekçiler” adlı bir programda, gün boyu süren yoğun bir münazaranın ardından, Yunus (as) ile ilgili gayri ihtiyari, maksadını aşan bir kelam ağzımdan çıktı. Ne kasıt vardı ne saygısızlık niyeti. Fakat sosyal medya, niyetle değil avla ilgilenir. Bir güruh, pusudan çıkar gibi üstümüze üşüştü. Kelimeyi bağlamından kopardılar, sesi kesip görüntüyü kırptılar, hükmü baştan verdiler. Linç dediğin şey zaten budur: Hakikati aramaz, kanı koklar.

Programı yöneten kişi ise işin en ibretlik yerinde, muhatabından beklenemeyecek bir tavır sergiledi. Normalde yapılması gereken neydi? Sözün sahibini aramak, maksadını sormak, tashih imkânı tanımak. Oysa böyle yapılmadı; konunun, söz sahibine danışılmadan, tek taraflı bir açıklamayla geçiştirilmeye çalışıldığı görüldü. Böylece mesele sağlıklı biçimde ele alınmak yerine, sorumluluğun dolaylı biçimde başkasına bırakıldığı bir zemine taşındı. Hakikati korumak yerine mesafeyi artıran bu tutum, meselenin büyümesine ve yanlış anlaşılmaların derinleşmesine yol açtı. Mertlik tam da burada yara alır. Çünkü mertlik, yangın çıktığında kapıyı kapatıp kaçmak değil, ateşin önüne geçebilme iradesidir.

Sosyal medyadaki tekfirvari hezeyanlar iki gün sürdü. Dostlar “cevap verme” dedi; ben hem kısa hem uzun cevap vermeyi yeğledim, üstelik sözümde aşırılık olduğunu açıkça kabul ederek. Bu memlekette özür de suç sayıldığı için belki de en çok buna sinirlendiler. Zira çakalın sevmediği şey, hatasını kabul eden insandır; çünkü onun ekmeği inkârdır…

Bu topraklar tekfir hastalığını yeni tanımıyor. Divan şiirinin en keskin dili olan Nef’î, kendisine “kâfir” diyen Şeyhü’l İslâm Yahya Efendi’ye asırlar öncesinden hem edebî hem ahlâkî bir tokat indirmişti. O cevap, yalnızca şahsına yöneltilmiş bir savunma değil; her çağın linççilerine, her dönemin iman jandarmalarına verilmiş bir derstir:

“Bize kâfir demiş Müftî Efendi,
Tutayım ben ana diyem Müselmân,
Vardıkda yarın Rûz-i Cezâ’ya,
İkimiz de çıkarız anda yalan!”

(Şeyhülislam bana kâfir demiş,
Ben de tutup ona Müslüman diyeyim.
Yarın kıyamet gününde
İkimiz de yalancı çıkarız.)

Bu beyit, tekfirin kofluğunu, hüküm dağıtanların aczini ve hakikatin mahşere ertelenen terazisini gösterir. Dün bu hastalık fetvayla yayılıyordu, bugün etiketle bulaşıyor. Dün müftü vardı, bugün moderatör var. Dün minber vardı, bugün algoritma var. Ama hastalık aynı: kendini hakikatin yerine koyma küstahlığı…

İslam dünyasında yaptığım ziyaretlerde, Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Arap Yarımadası’na kadar gördüğüm manzara hep aynıydı: Fitnenin, ayrıştırmanın ve tekfirciliğin başını ya Şiîlik adına konuşanlar, ya Vahhabilik kisvesine bürünenler, ya da Kadıyanîlik gibi sahte kurtarıcılık iddiası taşıyan yapılar çekiyordu. Hangi coğrafyaya giderseniz gidin, yangının fitilini ateşleyenler değişmiyor; sadece kullandıkları sloganlar ve maskeler farklılaşıyordu.

Türkiye’deki güruh ise kendini büyük bir rahatlıkla “Ehl-i Sünnet” diye adlandırsa da, söylem ve eylem düzeyinde ne Ehl-i Sünnet’in vakarından, ne tasavvufun edebinden, ne de irfan geleneğinin merhametinden zerre kadar nasip taşımıyordu. Ağızlarında sünnet, ellerinde tekfir; dillerinde ahlâk, fiillerinde pusuculuk… Tasavvufu diline dolayıp merhameti unutan, Ehl-i Sünnet’i bayrak yapıp ihtilafı kışkırtan bu tipler, aslında hangi meşrep ve zihniyete ait olduklarını çoktan ele veriyorlar. Çünkü hakiki Ehl-i Sünnet bağırmaz, yarmaz; hakiki tasavvuf linç etmez, örtür. Geriye kalan gürültü ise yine aynı yere çıkar: maval okuyan kaval, pusuda bekleyen çakal…

Aradan yıllar geçti. Konu kapandı sandık. Meğer kapanmamış; pusuda bekliyormuş. Şimdi yine aynı kesitler, aynı bağlam kopukluğu, aynı ucuz heyecan dolaşıma sokuluyor. Demek ki mesele söz değil; mesele ihtiyaç. Bazıları var ki başkasının krizine muhtaç bir hayat sürüyor. Kendi sözü yok, başkasının hatasını çiğniyor.

O günlerde meseleyi araştırdığımda şunu net biçimde gördüm: Bu kavga hakikatte benimle ilgili değildi. Arka planda daha geniş bir yapısal gerilim vardı ve benim sözüm, o gerilimin ortasına düşmüştü. Programı yönetenlerin ise bu yangını söndürmek yerine, beklenen sorumluluğu göstermeyen bir mesafeyi tercih ettiği anlaşılıyordu. Bu, basit bir ihmal değil; ahlâkî sonuçları olan bir tercihtir.

Bu tarz çakallıklar genellikle mert olmayan, muhafazakâr görünümlü ama iki yüzlü insanların işidir. Güçlüye ilişmezler, zayıf sandıklarına saldırırlar. Yüz yüze gelmezler, arkadan konuşurlar. Açık konuşmazlar, imâ ederler. Delil sunmazlar, histeri üretirler. Sonra da buna “hizmet”, “duyarlılık”, “iman hassasiyeti” derler. Oysa bu düpedüz karakter zaafıdır…

Elbette ağır cevap verebilirim. Kalem de var, söz de var, dil de var. Ama ben kalemimi ve kılıcımı zalimler dışında kimseye kullanmamaya ahd etmiş biriyim. O yüzden sustum. Uzun süre sustum. Sükût bazen vakar olur, bazen sabır. Ama bazen de çakallar bu sükûtu korkaklık sanır. İşte yanıldıkları yer tam da burasıdır…

Şimdi birileri hangi saikle, hangi ihtiyaca binaen bilmiyorum, aynı meseleyi yeniden ısıtıp piyasaya sürüyor. Aynı maval, aynı kaval. Aynı karanlık ses… Mertlik bozuldu evet. Ama herkesin mertliği bozulmadı. Bazıları sadece maskesini düşürdü…

Değerli okurlarıma soruyorum: Sizce bu meseleyi uzatıp hak ettikleri cevabı mı vereyim, yoksa her şeyi kınında bırakıp bu gürültüyü kendi pisliğinde mi boğayım? Çünkü bilinmelidir: Kılıç her zaman çekilmez; ama çekildiğinde de süs olsun diye çekilmez…


Not:


Yaklaşık 5 yıl önce, korona döneminde gerçekleşen ve dönemin İstanbul Valisi ile İçişleri Bakanı’nın da davetli olduğu söz konusu program, sonradan bilinçli biçimde “doğum günü partisi” gibi sunulmuştur. Oysa bu etkinlik, 100’ün üzerinde gazeteci ve siyasetçinin katıldığı bir programdır.

Programın ardından, o dönem Habertürk Genel Yayın Yönetmeninin doğum günü olduğu anons edilmiş, katılmak isteyenler ayrıca davet edilmiştir. Bilindiği üzere, bu ikinci buluşmaya çok az sayıda kişi katılmıştır.

Ayrıca İçişleri Bakanlığı, konunun manipülatif biçimde çarpıtılması üzerine, bu yönde algı oluşturanlarla ilgilenileceğini kamuoyuna bildirmiştir. Bu nedenle söz konusu başlıkla ilgili tartışmayı burada noktalıyorum.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.