Dünya bugün bir savaşın yalnızca cephelerini değil, aynı zamanda zihnini, vicdanını ve hakikat duygusunu da kaybetmiş durumda. ABD–İsrail ve İran hattında yükselen gerilim, yalnızca jeopolitik bir çatışma değildir; bu, aynı zamanda yalanın hakikate galip gelmeye çalıştığı bir çağın en çıplak tezahürüdür. Artık ayan beyan görülmektedir ki, İsrail Başbakanı Netanyahu, ABD gibi bir gücü dahi manipülasyonun ve yalanın içine çekebilmiş, Trump gibi bir lideri bu büyük yangının içine sürükleyebilmiştir. Bu yalnızca bir liderin hatası veya rehin alınması değil, bir çağın ve sistemin tamamen çürümesidir…
Daha acı olan ise şudur: Dünya bu tabloyu gördü. Yalanın nasıl kurumsallaştığını, hakikatin nasıl susturulduğunu, güç sahiplerinin nasıl bir illüzyon inşa ettiğini herkes izledi. Fakat buna rağmen, o kadim ve sarsıcı söz yankılanmadı: “Kral çıplak.” İşte asıl kriz burada başladı çünkü hakikatin susması, yalanın en büyük zaferidir. Bugün insanlık, yalnızca savaşların değil, suskunluğun da esiri olmuştur…
Bu yüzden dünya, her zamankinden daha fazla Don Kişotlara muhtaçtır ama bu ihtiyaç nostaljik bir edebiyat özlemi değildir; bu, varoluşsal bir zorunluluktur. Gezgin şövalyelere, yani hakikati uğruna yalnız kalmayı göze alabilen, kalabalıkların değil vicdanın sesine kulak veren insanlara ihtiyaç vardır. Halkların arasına korku, kuşku ve güvensizlik ekenlere karşı, hakikati, cesareti ve imanı taşıyan kalemlere ve siyasetçilere ihtiyaç vardır. Çünkü bu çağın en büyük silahı tanklar değil, algılardır; en büyük yıkımı ise bombalar değil, yalanlar yapmaktadır.
Ne var ki mesele yalnızca ahlâkî bir çöküş değildir; aynı zamanda zihinsel bir felçtir. Modern dünyanın en büyük putlarından biri olan pozitivist akıl, Auguste Comte’tan bu yana insanlığa yalnızca “nasıl” sorusunu sormayı öğretmiş, fakat “niçin” sorusunu sistematik biçimde susturmuştur. Teknik güç büyümüş, fakat anlam kaybolmuştur. İnsanlık, yeryüzünü dönüştürecek araçlara sahip olmuş, fakat neyi, neden yaptığını unutmuştur. İşte bu yüzden bugün teknik kudret ile yönsüz gaye birleşmiş; dünya, rastgele hedeflerin peşinde sürüklenen devasa bir makineye dönüşmüştür.
Böyle bir dünyada “delilerin körlere kılavuzluk ettiği” hissi boşuna değildir. Çünkü imanın ve aklın rehberliğini kaybettiği yerde, güç en kaba hâliyle hüküm sürer. Ve bu hâkimiyet, yalnızca şehirleri değil, geleceği de yok eder. Bugün insanlık, tarihe yani geleceğe sahip olamama tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü hakikatle bağı kopmuş bir güç, yalnızca yıkar…
Tam da bu noktada Don Kişot’un yeniden hatırlanması gerekir. Onun “çılgınlığı”, aslında hakikate sadakatin başka bir adıdır. O, dünyanın “gerçek” dediği şeyin çoğu zaman bir yanılsama olduğunu bilen ve buna rağmen idealin peşinden gitmekten vazgeçmeyen bir ruhtur. Roger Garaudy’nin “Don Kişot” kitabında dediği gibi, Don Kişot ideali gerçeğin önüne koyan, hiçbir fırtınanın baş eğdiremediği bir direniş timsalidir. İşte bugün ihtiyaç duyulan şey tam da bu “kutsal çılgınlıktır.”
Çünkü haklı bir davaya inanmışsanız, artık geri dönüş yoktur. Bedeli ne olursa olsun mücadele etmek gerekir. Her yeni durum karşısında sarsılmadan, tereddüde düşmeden, cesareti kaybetmeden yürümek gerekir. Bu çağın en büyük trajedisi, insanların hakikati bilip de ona göre yaşamaya cesaret edememesidir. Oysa hakikat, yarım yaşanmaz; ya bütünüyle sahiplenilir ya da bütünüyle kaybedilir…
Bugün bize gereken iki temel kuvvet vardır: Biri, pozitivizmin mezar taşını kıracak bir iman; diğeri ise birbirine düşman edilmiş insanlara karşı yeniden inşa edilecek bir sorumluluk ve güven bilincidir. Çünkü milletlerin, halkların, grupların ve bireylerin birbirine saldırdığı bu kör dövüşünde, insanlığı ayakta tutacak tek şey, herkesin yek diğerine karşı duyacağı ahlâkî mesuliyettir…
Siyaset de tam burada yeniden anlam kazanır. Siyaset, kalıplaşmış düzenin içine hapsedilmiş bir mekanizma değil, yapılmakta olan tarihin kendisidir. Geçmiş bir tortudur; olmuş ve bitmiş olanın donmuş kalıntısıdır. Oysa gelecek, henüz yazılmamış olanın alanıdır. Ve bu alan, ancak cesaretle doldurulabilir. Geçmişle gelecek arasında bir simetri yoktur; çünkü biri bitmiş, diğeri henüz başlamamıştır…
Bugün insanlığın önünde duran soru şudur: Yalanın güvenli karanlığında mı yaşayacağız, yoksa hakikatin tehlikeli ışığına mı yürüyeceğiz? Bu sorunun cevabı, yalnızca liderlerin ve aydınların değil, her bir insanın omuzlarında durmaktadır…
Garaudy’nin şu sözü, bu çağın özeti gibidir: “Dünyanın en büyük günahı umutsuzluğa kapılmaktır.” Çünkü umut, sadece bir duygu değil, bir direniş biçimidir. İman ise, fırtınalara rağmen sabahın geleceğine inanmaktır…
İşte bu yüzden bugün dünyaya korku yayanlara değil, umut aşılayanlara; şüpheyi büyütenlere değil, hakikati savunanlara; kalabalıkları peşinden sürükleyenlere değil, yalnız kalsa da doğruyu söyleyenlere ihtiyaç var…
Kısacası, bu dünya yeniden Don Kişotlarını arıyor... Ve belki de en büyük soru şu: Onları bekliyor muyuz, yoksa kendimiz mi olacağız?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Turan KIŞLAKÇI
Dünyanın Don Kişotlara İhtiyacı Var
Dünya bugün bir savaşın yalnızca cephelerini değil, aynı zamanda zihnini, vicdanını ve hakikat duygusunu da kaybetmiş durumda. ABD–İsrail ve İran hattında yükselen gerilim, yalnızca jeopolitik bir çatışma değildir; bu, aynı zamanda yalanın hakikate galip gelmeye çalıştığı bir çağın en çıplak tezahürüdür. Artık ayan beyan görülmektedir ki, İsrail Başbakanı Netanyahu, ABD gibi bir gücü dahi manipülasyonun ve yalanın içine çekebilmiş, Trump gibi bir lideri bu büyük yangının içine sürükleyebilmiştir. Bu yalnızca bir liderin hatası veya rehin alınması değil, bir çağın ve sistemin tamamen çürümesidir…
Daha acı olan ise şudur: Dünya bu tabloyu gördü. Yalanın nasıl kurumsallaştığını, hakikatin nasıl susturulduğunu, güç sahiplerinin nasıl bir illüzyon inşa ettiğini herkes izledi. Fakat buna rağmen, o kadim ve sarsıcı söz yankılanmadı: “Kral çıplak.” İşte asıl kriz burada başladı çünkü hakikatin susması, yalanın en büyük zaferidir. Bugün insanlık, yalnızca savaşların değil, suskunluğun da esiri olmuştur…
Bu yüzden dünya, her zamankinden daha fazla Don Kişotlara muhtaçtır ama bu ihtiyaç nostaljik bir edebiyat özlemi değildir; bu, varoluşsal bir zorunluluktur. Gezgin şövalyelere, yani hakikati uğruna yalnız kalmayı göze alabilen, kalabalıkların değil vicdanın sesine kulak veren insanlara ihtiyaç vardır. Halkların arasına korku, kuşku ve güvensizlik ekenlere karşı, hakikati, cesareti ve imanı taşıyan kalemlere ve siyasetçilere ihtiyaç vardır. Çünkü bu çağın en büyük silahı tanklar değil, algılardır; en büyük yıkımı ise bombalar değil, yalanlar yapmaktadır.
Ne var ki mesele yalnızca ahlâkî bir çöküş değildir; aynı zamanda zihinsel bir felçtir. Modern dünyanın en büyük putlarından biri olan pozitivist akıl, Auguste Comte’tan bu yana insanlığa yalnızca “nasıl” sorusunu sormayı öğretmiş, fakat “niçin” sorusunu sistematik biçimde susturmuştur. Teknik güç büyümüş, fakat anlam kaybolmuştur. İnsanlık, yeryüzünü dönüştürecek araçlara sahip olmuş, fakat neyi, neden yaptığını unutmuştur. İşte bu yüzden bugün teknik kudret ile yönsüz gaye birleşmiş; dünya, rastgele hedeflerin peşinde sürüklenen devasa bir makineye dönüşmüştür.
Böyle bir dünyada “delilerin körlere kılavuzluk ettiği” hissi boşuna değildir. Çünkü imanın ve aklın rehberliğini kaybettiği yerde, güç en kaba hâliyle hüküm sürer. Ve bu hâkimiyet, yalnızca şehirleri değil, geleceği de yok eder. Bugün insanlık, tarihe yani geleceğe sahip olamama tehlikesiyle karşı karşıyadır. Çünkü hakikatle bağı kopmuş bir güç, yalnızca yıkar…
Tam da bu noktada Don Kişot’un yeniden hatırlanması gerekir. Onun “çılgınlığı”, aslında hakikate sadakatin başka bir adıdır. O, dünyanın “gerçek” dediği şeyin çoğu zaman bir yanılsama olduğunu bilen ve buna rağmen idealin peşinden gitmekten vazgeçmeyen bir ruhtur. Roger Garaudy’nin “Don Kişot” kitabında dediği gibi, Don Kişot ideali gerçeğin önüne koyan, hiçbir fırtınanın baş eğdiremediği bir direniş timsalidir. İşte bugün ihtiyaç duyulan şey tam da bu “kutsal çılgınlıktır.”
Çünkü haklı bir davaya inanmışsanız, artık geri dönüş yoktur. Bedeli ne olursa olsun mücadele etmek gerekir. Her yeni durum karşısında sarsılmadan, tereddüde düşmeden, cesareti kaybetmeden yürümek gerekir. Bu çağın en büyük trajedisi, insanların hakikati bilip de ona göre yaşamaya cesaret edememesidir. Oysa hakikat, yarım yaşanmaz; ya bütünüyle sahiplenilir ya da bütünüyle kaybedilir…
Bugün bize gereken iki temel kuvvet vardır: Biri, pozitivizmin mezar taşını kıracak bir iman; diğeri ise birbirine düşman edilmiş insanlara karşı yeniden inşa edilecek bir sorumluluk ve güven bilincidir. Çünkü milletlerin, halkların, grupların ve bireylerin birbirine saldırdığı bu kör dövüşünde, insanlığı ayakta tutacak tek şey, herkesin yek diğerine karşı duyacağı ahlâkî mesuliyettir…
Siyaset de tam burada yeniden anlam kazanır. Siyaset, kalıplaşmış düzenin içine hapsedilmiş bir mekanizma değil, yapılmakta olan tarihin kendisidir. Geçmiş bir tortudur; olmuş ve bitmiş olanın donmuş kalıntısıdır. Oysa gelecek, henüz yazılmamış olanın alanıdır. Ve bu alan, ancak cesaretle doldurulabilir. Geçmişle gelecek arasında bir simetri yoktur; çünkü biri bitmiş, diğeri henüz başlamamıştır…
Bugün insanlığın önünde duran soru şudur: Yalanın güvenli karanlığında mı yaşayacağız, yoksa hakikatin tehlikeli ışığına mı yürüyeceğiz? Bu sorunun cevabı, yalnızca liderlerin ve aydınların değil, her bir insanın omuzlarında durmaktadır…
Garaudy’nin şu sözü, bu çağın özeti gibidir: “Dünyanın en büyük günahı umutsuzluğa kapılmaktır.” Çünkü umut, sadece bir duygu değil, bir direniş biçimidir. İman ise, fırtınalara rağmen sabahın geleceğine inanmaktır…
İşte bu yüzden bugün dünyaya korku yayanlara değil, umut aşılayanlara; şüpheyi büyütenlere değil, hakikati savunanlara; kalabalıkları peşinden sürükleyenlere değil, yalnız kalsa da doğruyu söyleyenlere ihtiyaç var…
Kısacası, bu dünya yeniden Don Kişotlarını arıyor... Ve belki de en büyük soru şu: Onları bekliyor muyuz, yoksa kendimiz mi olacağız?