Hava Durumu

Cennete Giren Köpek, İnsanını Kaybeden Şehirler

Yazının Giriş Tarihi: 16.05.2026 09:25
Yazının Güncellenme Tarihi: 16.05.2026 14:09

Çağımız gerçekten de garabetler çağı... İnsanlığın büyük medeniyet krizleri yaşadığı, soykırımların ekranlardan canlı yayınlandığı, çocukların açlıktan öldüğü bir dünyada; birileri toplumları sessizce başka bir fay hattı üzerinden bölmeye başladı: “Hayvanseverler” ve “hayvansevmeyenler” diye… Üstelik bu ayrım öylesine sertleştirildi ki artık sokaklarda parçalanarak öldürülen çocuklardan söz edenler bile acımasızlıkla suçlanıyor. Vahşi köpek saldırılarında hayatını kaybeden çocukların ardından yükselen feryatlar değil; o saldırıları eleştiren insanlar hedef tahtasına yerleştiriliyor. Oysa meselenin en trajik tarafı şu: Hayvan sevgisini bir vicdan dili olmaktan çıkarıp dev bir endüstriye dönüştürenlerin büyük kısmı, gerçekte hayvanların kendisine de zulmeden sistemlerin parçasıdır…

İslam kültürü, hayvanlara merhameti emreder. Aç bırakılan bir kediyi sebebiyle cehenneme giren kadından da, susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su verdiği için affedilen günahkâr kadından da söz eder.

Merhamet, İslam’ın ruhunda vardır. Fakat İslam aynı zamanda varlık düzenini de korur. İnsanı merkeze koyar. İnsan ile hayvan arasındaki sınırları kaldırmayı değil; her varlığa kendi yerine uygun bir adaletle yaklaşmayı öğretir. Bugün modern dünyanın ürettiği en büyük yalnızlıklardan biri de insanın insandan koparılmasıdır. Kalabalık şehirlerde birbirine tahammül edemeyen insanlar, giderek hayvanlarla konuşur hâle geliyor. Dostlukların yerini ekranlar, ailelerin yerini apartman yalnızlıkları, insan temasının yerini ise evcil hayvan ekonomisi dolduruyor. Bu yüzden mesele artık sadece hayvan sevgisi değildir; insanın yalnızlaştırılması meselesidir…

Kur’ân-ı Kerîm’de Ashâb-ı Kehf anlatılırken mağaranın kapısında uzanmış bir köpekten de söz edilir: “Ve köpekleri de mağaranın girişinde ön ayaklarını uzatmıştı…” (Kehf / 18) Bu ifade, yalnızca bir hayvan tasviri değildir. Sadakatin, refakatin ve sessiz bekleyişin de tasviridir. O köpek, mağaranın eşiğinde sanki nöbet tutar gibidir. Gençlerin uzun uykusuna sessizce refakat eder. Kur’ân-ı Kerim’in onu anması, hayvanın da ilahî hikmet içinde bir yere sahip olduğunu gösterir. İslam’ın hayvanlara bakışı budur: Zulmetmeyen, ama ölçüyü de kaybetmeyen bir merhamet…

Peygamber Efendimiz (sav)’in anlattığı, Buhari de Müslim de geçen, meşhur hadis de aynı hakikati taşır. Günahkâr bir kadın, sıcak bir günde susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe ayakkabısıyla kuyudan su çekip verir. Ve Allah onu bu merhameti sebebiyle bağışlar. Bu hadis, merhametin küçücük bir davranışta bile nasıl ilahî rahmete dönüşebileceğini gösterir. Fakat modern dünya, merhameti bile pazarlanabilir bir meta hâline getirdi. Bugün “hayvan sevgisi” adı altında kurulan dev ekonomiler, çoğu zaman hayvanların biyolojik doğasını bile bozacak kadar ileri gidiyor… Modern köpek yetiştiriciliği bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. İnsanlar artık köpek üretmiyor; adeta köpek tasarlıyor. Süs köpekleri adı verilen küçücük canlılar, estetik kaygılar uğruna laboratuvar mantığıyla şekillendiriliyor. Nefes almakta zorlanan puglar, yürürken acı çeken bulldoglar, genetik hastalıklarla doğan minyatür ırklar… İnsanların “sevimli” bulduğu görüntüler uğruna, doğanın dengesi parçalanıyor. Bazı köpekler artık doğal doğum bile yapamıyor. Çünkü insan, yaratılışın tabii ölçüsüne müdahale ederek canlıyı bir süs eşyasına çevirmiş durumda…

Öte yandan pitbull gibi saldırganlık için seçilmiş köpekler de başka bir felaketin sembolü hâline geldi. Bu hayvanlar tarih boyunca dövüş, saldırı ve parçalama refleksleri için özel olarak üretildi. Güçlü çene yapıları, yüksek ağrı toleransları ve saldırıyı sürdürme davranışları bilinçli biçimde seçildi. Dolayısıyla mesele yalnızca eğitim değildir; genetik mirasın da ciddi bir etkisi vardır. Bugün dünyanın birçok ülkesinde çocuk ölümleri ve ağır travmalarla sonuçlanan saldırılar üzerine bilimsel raporlar hazırlanıyor. Buna rağmen modern ideolojik körlük, bazen insan hayatını bile ikinci plana itebiliyor…

İşin daha karanlık tarafı ise devasa mama endüstrisidir. Hayvan sevgisi söyleminin arkasında milyarlarca dolarlık bir ekonomi yükseliyor. Şehirlerde yalnızlaşan insanlar, artık hayvanları yalnızca dost değil; aile bireyi, çocuk, hatta hayat arkadaşı gibi görmeye başladı. Küresel şirketler bu psikolojiyi büyük bir pazara dönüştürdü. Premium mamalar, özel ırk ürünleri, psikolojik destek paketleri, lüks bakım zincirleri… Modern insanın boşluğu üzerinden yeni bir tüketim dini inşa edildi. Oysa birçok ticari mama aşırı işlenmiş ürünlerden oluşuyor. Yüksek ısıda bozulan proteinler, yoğun karbonhidratlar, kimyasal katkılar, yapay aromalar… Bazı mamalarda mezbaha atıkları, kemik unları ve insan tüketimine uygun görülmeyen parçalar kullanılıyor. Hayvanların doğal beslenme düzeni yerini endüstriyel bağımlılığa bırakıyor. Kedilerin zorunlu etobur olduğu bilindiği hâlde, bazı mamalarda mısır ve nişasta oranı etten fazla olabiliyor. Bu yüzden obezite, diyabet, böbrek hastalıkları ve bağırsak sorunları giderek yaygınlaşıyor… Ne gariptir ki hayvan sevgisi adına konuşan büyük endüstrilerin önemli kısmı, aynı zamanda bu hayvanların genetik bozulmalarından ve tüketim bağımlılığından da para kazanıyor.

Bir taraftan nefes alamayan köpekler üretiliyor, diğer taraftan onların özel mamaları satılıyor. Bir taraftan saldırgan ırklar çoğaltılıyor, diğer taraftan davranış terapileri pazarlanıyor. Böylece merhamet, büyük şirketlerin elinde küresel bir ekonomiye dönüşüyor.

İslam’ın öğrettiği denge ise çok daha berraktır. Hayvana zulmetme… Aç bırakma… İşkence etme… Fakat insanı da yalnızlaştırma… İnsan hayatını değersizleştirme… İnsanı hayvanın yerine koyma… Çünkü medeniyet, önce insanın kalbini koruyarak kurulur. İnsan kalbi çöktüğünde, şehirler büyüse de ruh küçülür.

Bugün modern dünya tam da bunu yaşıyor. İnsanlar birbirine tahammül edemez hâle gelirken, hayvanlarla kurulan ilişkiler çoğu zaman bir merhametten çok kaçış psikolojisine dönüşüyor. Belki de çağımızın en büyük trajedisi budur: İnsan, insanı kaybediyor. Ve insanı kaybeden bir dünyanın, hayvan sevgisini bile sağlıklı yaşatabilmesi artık kolay görünmüyor.

Hâsıl-ı kelâm, Ashâb-ı Kehf’in köpeği, mağaranın kapısında sadakatle beklediği için Kur’ân’da anıldı; bugün ise modern insan, kendi ruhunun mağarasını kaybetmiş halde sokaklarda dolaşıyor. Bir zamanlar bir köpeğe verilen bir tas su, bir insanı mağfirete ulaştırıyordu; şimdi ise milyarlarca dolarlık endüstriler, merhameti bile tüketim nesnesine dönüştürüyor. Çünkü çağımız artık sadece bir teknoloji çağı değil; aynı zamanda ölçülerin dağıldığı, insanın kendi merkezinden koptuğu bir çağdır…

Bugün mesele köpek meselesi değildir aslında… Mesele, insanın insana yabancılaşmasıdır. Şehirlerin büyüyüp kalplerin küçülmesi, apartmanların yükselip ailelerin çökmesi, ekranların çoğalıp sohbetlerin ölmesidir. İnsan, insanı kaybettikçe; yalnızlığını bazen bir hayvana, bazen bir ekrana, bazen de satın alınabilir duygulara teslim ediyor. Modern dünya ise bu yalnızlığı dev bir pazara dönüştürüyor.

İslam’ın merhameti nettir: Aç bırakılmış bir kedi yüzünden cehennemi, susuz bırakılmamış bir köpek sebebiyle cenneti hatırlatır. Fakat aynı İslam, insanı da mahlûkatın merkezine yerleştirir. Çünkü insan kaybolduğunda merhamet bile istikametini kaybeder. İnsanı unutan bir merhamet, zamanla merhamet olmaktan çıkar; duygusal bir ideolojiye, ardından da büyük bir ticaret düzenine dönüşür. Belki de çağımızın en acı manzarası şudur: Bir köpeğin sadakatini konuşan dünya, insanın yalnızlığını konuşmuyor artık… Oysa asıl felaket, sokaklarda dolaşan köpeklerden önce; ruhu parçalanmış, birbirine tahammül edemeyen, kalbi yorulmuş insanların çoğalmasıdır... Çünkü insanı kaybeden bir medeniyet, sonunda merhametin anlamını da kaybeder…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.