Hava Durumu

ABD HALKI “SİYONİZME HAYIR” DEDİ

Yazının Giriş Tarihi: 04.11.2026 15:48
Yazının Güncellenme Tarihi: 04.11.2026 15:48

ABD’de dün gerçekleştirilen ara seçimler, Amerikan siyaset tarihinde yeni bir dönemin habercisi oldu. Bu seçimlerin sonuçları yalnızca Washington’da değil, dünyanın dört bir yanında uzun yıllar konuşulacak gibi görünüyor. Demokratlar, ABD Kongresi’nin her iki kanadında, Temsilciler Meclisi ve Senato’da çoğunluğu elde ederek Cumhuriyetçilere ağır bir yenilgi yaşattı. Bu sonuç, ABD Başkanı Donald Trump’ı Amerikan siyasetinde kullanılan tabirle bir “topal ördek” konumuna sürükledi. Seçim sonuçlarını kabul etmeye hazır olduğunu belirten Trump’ın, “Demokratlarla birlikte çalışacağız” açıklaması ise Washington’da değişen siyasi dengelerin ilk işaretiydi.

Ancak bu seçimleri yalnızca Demokratların Cumhuriyetçiler karşısında elde ettiği bir zafer olarak okumak, Amerikan toplumunda yaşanan derin dönüşümü gözden kaçırmak olacaktır. Zira seçim sonuçları, Amerikan siyasetinde uzun zamandır biriken toplumsal öfkenin, ideolojik kırılmaların ve yeni arayışların sandığa yansımasıdır. Amerikan siyasi tarihinde Müslümanlar, geçmiş dönemlerle kıyaslandığında şimdiye kadarki en geniş siyasi temsillerinden birine ulaşarak önemli bir başarıya imza attı. Kapitalizmin ana vatanı sayılan Amerika’da sosyalist adayların elde ettiği başarılar da dikkat çekiciydi. Afrika, Latin Amerika ve Amerikan yerlisi kökenli kadınların valilik makamlarına yükselmesi, Amerikan toplumunun geleneksel siyasi kalıplarını sorgulamaya başladığını gösteren gelişmeler arasında yer aldı. Bütün bunlar, Amerika açısından sıradan bir iktidar değişiminin çok ötesinde anlamlar taşıyor.

Rus düşünür ve stratejist Aleksandr Dugin, Trump’ın yaşadığı bu ağır yenilginin sebeplerini Epstein davasına, İran savaşına, Gazze’deki soykırıma, neocon politikalarına ve Siyonizme verilen koşulsuz desteğe bağlıyor. Trump’ın dış politikada izlediği saldırgan çizginin, kendi seçmen tabanında dahi ciddi bir hayal kırıklığına yol açtığını savunan Dugin, Amerikan başkanının yanlış bir istikamete yöneldiğini ve bu konuda defalarca uyarıldığını hatırlatarak, “Ne yazık ki artık çok geçti” değerlendirmesinde bulunuyor. Trump’ın ve Başkan Yardımcısı JD Vance’in Papa ile yaşadığı gerilimlerin, Latin Amerika’daki siyasi gelişmelerin ve Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva’nın temsil ettiği farklı siyasi çizginin de Amerikan kamuoyundaki tartışmalardan bağımsız değerlendirilmemesi gerekiyor. Trump’ı önceki seçimlerde iktidara taşıyan “Make America Great Again” (MAGA) hareketinin içinde yaşanan hayal kırıklığı ise Cumhuriyetçilerin karşı karşıya bulunduğu krizin yalnızca seçim sonuçlarıyla sınırlı olmadığını gösteriyor.

Bu seçimlerin dikkat çekici kaybedenlerinden biri de Amerikan siyasetinde İsrail yanlısı politikaların en güçlü destekçilerinden olan AIPAC oldu. Yıllardır İsrail yanlısı adayların seçim kampanyalarına büyük mali kaynaklar sağlayan ve Amerikan Kongresi üzerinde etkili bir lobi faaliyeti yürüten bu kuruluşun desteklediği siyasi çizgi, önemli bir toplumsal itirazla karşılaştı. Filistin halkının haklarını savunan, Gazze’deki katliamlara karşı çıkan ve İsrail politikalarını açıkça eleştiren adayların elde ettiği başarılar, Amerikan siyasetinde Filistin meselesinin artık görmezden gelinemeyecek bir ağırlık kazandığını ortaya koydu.

Dugin’in seçim sonuçlarına ilişkin şu değerlendirmesi, yaşanan değişimin mahiyetini anlamak bakımından oldukça önemli: “Bu, açıkça Demokrat Parti lehine verilmiş bir oy değil, Siyonizm karşıtı bir oydu. Amerikalılar Siyonizmi ve savaşları reddetti.”

Gerçekten de Trump ve Cumhuriyetçilerin yaşadığı yenilgiyi, Netanyahu yönetimiyle kurdukları ittifaktan, Gazze’de yürütülen soykırım savaşından ve Basra Körfezi’nde İran’a karşı başlatılan yıkıcı askeri müdahalelerden bağımsız düşünmek mümkün değil. Amerikan toplumunun geniş kesimlerinde, Washington’ın İsrail politikalarına verdiği koşulsuz destek giderek daha fazla sorgulanıyor. Üstelik bu itiraz yalnızca Müslümanlardan, Araplardan veya Filistin diasporasından yükselmiyor. Üniversite kampüslerinden sendikalara, gençlik hareketlerinden entelektüel çevrelere kadar uzanan geniş bir toplumsal kesim, Amerika’nın dış politikasının İsrail’in güvenlik önceliklerine teslim edilmesine karşı çıkıyor.

Filistin meselesi artık yalnızca Filistin halkının özgürlük mücadelesi olmaktan çıkarak insanlığın ortak vicdanını harekete geçiren küresel bir meseleye dönüşmüş durumda. Gazze’de yaşananlar, dünya halklarının vicdanında derin yaralar açarken uluslararası siyasetin yönünü de değiştirmeye başladı. Dün yalnızca diplomatik toplantıların ve uluslararası kuruluşların gündeminde yer bulan Filistin, bugün seçim meydanlarında, üniversitelerde, sokaklarda ve parlamentolarda siyasi tercihleri etkileyen temel meselelerden biri hâline geldi. Filistin halkının yaşadığı trajedi, dünyanın dört bir yanında adalet, özgürlük ve insan hakları söylemlerinin ne kadar samimi olduğunu sorgulatan büyük bir ahlaki imtihana dönüştü.

Ne var ki Amerikan siyasetinde ortaya çıkan tabloyu yalnızca Cumhuriyetçilerin yenilgisi ve Demokratların zaferi üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Bugün ABD’nin karşı karşıya bulunduğu asıl mesele, derinleşen siyasi ve ideolojik çıkmazdır. Tam anlamıyla bir çıkmaz sokak! Amerikan halkının giderek genişleyen bir kesimi, Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında sıkışıp kalmış siyasi düzenden rahatsızlık duyuyor. İki parti, iç politikada birbirinden farklı söylemler geliştirse de dış politika söz konusu olduğunda İsrail’e verilen destek, askeri müdahaleler ve küresel güç mücadelesi gibi temel meselelerde birbirine oldukça yakın çizgiler izliyor. Washington’da iktidarlar değişiyor, başkanlar gelip gidiyor, fakat Amerikan dış politikasının temel refleksleri büyük ölçüde yerinde kalıyor.

İşte Amerikan toplumunda giderek güçlenen yeni arayışın temelinde de bu çelişki yatıyor. İnsanlar yalnızca farklı bir başkan veya başka bir parti istemiyor; savaşların gölgesinden kurtulmuş, ekonomik adaleti önceleyen, toplumsal özgürlükleri koruyan ve uluslararası ilişkilerde insan hayatını merkeze alan yeni bir siyasi anlayış talep ediyor. Bu arayış, Amerikan siyasetinde üçüncü bir siyasi gücün doğuşunu da gündeme getirebilir. Demokratların ve Cumhuriyetçilerin oluşturduğu iki partili düzenin karşısında, gerçek anlamda özgürlüğü, adaleti ve demokrasiyi savunan yeni bir hareketin ortaya çıkması artık uzak bir ihtimal olarak görülmemelidir. Belki de Amerika’nın ihtiyacı olan şey, mevcut partilerin gölgesinde şekillenen yeni bir siyasi oluşum değil, doğrudan doğruya halkın iradesini temsil edecek bir Özgürlük Partisidir. Savaş lobilerinin, büyük sermaye çevrelerinin ve ideolojik baskı gruplarının etkisinden kurtulmuş, Amerikan demokrasisine yeniden hayat verecek bir siyasi hareket…

Çünkü Amerika’nın yaşadığı kriz, gerçekte yalnızca bir yönetim krizi değildir. Bu, Amerikan demokrasisinin temsil, meşruiyet ve ahlaki sorumluluk krizidir. Dünyaya demokrasi, özgürlük ve insan hakları dersi vermeye alışmış bir siyasi düzenin, kendi halkının taleplerine ne ölçüde kulak verdiği artık ciddi biçimde sorgulanıyor. Gazze’de yaşanan insanlık trajedisi karşısında Washington’ın sergilediği tutum, Amerikan dış politikasının ahlaki meşruiyetini derinden sarstı. Bir tarafta özgürlük ve insan haklarından söz eden, diğer tarafta sivillerin katledildiği savaşlara siyasi ve askeri destek sağlayan bir yönetim anlayışının, kendi toplumunda da giderek daha fazla itirazla karşılaşması kaçınılmazdı.

Hasıl-ı kelam, ABD’deki ara seçimlerin sonuçları daha çok konuşulacak. Bu seçimler, Amerika’da derin bir siyasi dönüşümün başlangıcı olabileceği gibi dünya siyasetinde de yeni kırılmaların habercisi olabilir. Zira artık dünya halkları, Siyonizmin gölgesinde katliamları meşrulaştıran, başka ülkelere saldıran, Epstein skandalının ortaya çıkardığı karanlık ilişkilerle anılan, küresel ekonomiyi ve dijital iletişim araçlarını birer güç mücadelesi alanına dönüştüren, toplumları korku ve tehditlerle yönetmeye çalışan siyasi anlayışları sorguluyor.

Latin Amerika’dan Avrupa’ya, Asya’dan Kuzey Amerika’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada değişim rüzgârları esiyor. İnsanlar artık kendilerine dayatılan siyasi seçeneklerin dışına çıkmak, kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olmak ve dünyayı savaşların değil, adaletin şekillendirdiği yeni bir düzen kurmak istiyor.

Amerikan halkının sandıkta verdiği mesajın yalnızca Trump’a veya Cumhuriyetçilere yönelik bir itiraz olmadığını görmek gerekiyor. Bu mesaj, savaşların, katliamların ve koşulsuz İsrail desteğinin gölgesinde şekillenen siyaset anlayışına yönelmiş daha geniş bir itirazın parçasıdır.

Ve görünen o ki Filistin, yalnızca kendi özgürlüğü için mücadele etmiyor; dünya halklarının vicdanını uyandırırken küresel siyasetin geleceğini de değiştirmeye başlıyor…

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.