Suriye Denkleminde Türkiye’nin Kırılgan Güvenlik Gerçeği
Yazının Giriş Tarihi: 10.01.2026 13:19
Yazının Güncellenme Tarihi: 10.01.2026 13:20
Türkiye, coğrafi konumunun getirdiği avantajlarla birlikte, yüz yılı aşkın süredir değişmeyen bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyor: Güvenlik risklerimizin büyük bölümü batı sınırlarımızdan değil, güney hattımızdan doğuyor. Avrupa’ya komşu bölgelerle bugün ciddi bir sınır ihtilafımız yok; Ege’deki meseleler bile karasuları ve hava sahasının teknik boyutlarıyla sınırlı. Fakat Suriye ve Irak hattı, modern Türkiye'nin en kırılgan fay hatlarından biri olmaya devam ediyor.
Sınırın Öbür Tarafındaki Yük
Irak sınırının 1926’da çizildiği günlerden itibaren Türkiye’nin bu bölgeye yönelik en temel endişesi "sınır güvenliği" oldu. PKK’nın yıllardır Kuzey Irak’taki yapı üzerinden Türkiye’ye yönelttiği saldırılar ve örgütün Kandil merkezli yapılanması, bu kaygının boşuna olmadığını defalarca gösterdi.
Barzani yönetimiyle kurulan rasyonel ilişki bugün hâlâ Türkiye'nin elini güçlendiren bir unsur. Çünkü Barzani hareketi hiçbir zaman Türkiye’yi hedef alan bir ajanda izlemedi.
Suriye sahası ise çok daha karmaşık. Zira burada ortaya çıkan PYD/YPG yapısı, Kandil’den bağımsız değil; örgütsel bağı, ideolojik söylemi ve operasyonel çizgisi tamamen PKK ile iç içe geçmiş durumda. KCK şemsiyesi altında yürütülen bu yapı, Türkiye açısından sadece bir “örgüt uzantısı” meselesi değil, sınır boyunca örülmeye çalışılan bir terör koridoru anlamına geliyor. Fırat Kalkanı’ndan Zeytin Dalı’na, Barış Pınarı’na uzanan tüm askeri harekâtların temel gerekçesi de bu tehdidi bertaraf etmekti.
Öcalan ve Rojava Tartışması
Öcalan’ın zaman zaman yaptığı açıklamalarda örgütün Suriye kolunu ayrı bir paranteze alması, PYD/YPG’nin de defalarca “silah bırakmayı düşünmüyoruz” demesi tesadüf değil. PYD’nin önde gelen isimlerinden Mazlum Abdi’nin, Suriye hükümeti ile yapılacak bir anlaşmada bile kendi askeri yapılarını koruma ısrarı, bölgedeki otorite boşluğunun örgüt tarafından nasıl bir “fırsata” çevrildiğini açıkça gösteriyor.
Kısacası, örgüt Suriye’de kendine bir alan inşa etti ve bu alanı teslim etmek niyetinde değil.
İsrail ve ABD’nin Rolü
Bu kırılgan tabloyu daha da karmaşıklaştıran faktör ise uluslararası güçlerin oyuna doğrudan dahil olması. İsrail’in açık biçimde PYD/YPG’yi desteklemesi, bölgeyi parçalanmış devletler coğrafyasına çevirme hedefinin bir yansıması. ABD içindeki güçlü lobilerin etkisi ve Amerikan yönetimlerinin çelişkili beyanları da tabloyu daha tehlikeli kılıyor.
Washington, Şam hükümetine zaman zaman “meşruiyet” atfederken, aynı anda PYD/YPG’ye ağır silahlar vermeyi sürdürüyor. Bu ikili tavır, bölgede hiçbir aktörün lehine olmayan, tam anlamıyla bir karmaşa yaratıyor.
Bu çelişkilerin sahadaki somut yansıması ise birkaç gün önce Halep’in kuzeyinde Suriye ordusu ile YPG arasında yaşanan sıcak çatışmalar oldu. SDG adı altında yürütülen yapının gerçek ağırlığının YPG’den geldiği düşünülürse, bu çatışmaların bölgeyi bambaşka bir krize sürüklemesi işten bile değil.
Türkiye Nasıl Yol Almalı?
Böylesine karmaşık bir denklemin ortasında Ankara’nın atacağı adımlar hayati önem taşıyor. ABD ile doğrudan bir çatışma ortamına sürüklenmemek, diplomasiyi sonuna kadar işletmek Türkiye için stratejik bir zaruret. Fakat bu, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını geri plana atacağı anlamına gelmez.
Bıçak kemiğe dayanırsa, Ankara’nın Şam ile kontrollü ve hedef odaklı bir iş birliği zemini oluşturması kaçınılmaz hale gelebilir. Bu tür bir adım, sadece sınır güvenliğini değil, bölgedeki tüm terör yapılanmalarını dengeleyen bir mekanizma yaratabilir.
Ancak unutulmamalı: Suriye sahasında bugün yaşanan her gelişme, Türkiye’nin iç siyasetini, güvenlik atmosferini ve toplumsal psikolojisini de doğrudan etkiliyor. Bu nedenle bölgedeki her kırılma, Ankara için salt dış politika meselesi değil, aynı zamanda iç istikrar meselesidir.
Suriye bugün sadece bir komşu ülke değil, Türkiye’nin güvenliğinin kaderini belirleyen bir satranç tahtasıdır. Oyuncu çok, hamle fazla, sonuçları ise tahmin edilenden daha derin.
Türkiye’nin bu karmaşık tabloyu yönetirken sergilediği soğukkanlılık ve kararlı duruş, hem bölgesel güvenlik hem de ulusal çıkarlar açısından belirleyici olmaya devam edecek.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Soner ZORLUOĞLU
Suriye Denkleminde Türkiye’nin Kırılgan Güvenlik Gerçeği
Türkiye, coğrafi konumunun getirdiği avantajlarla birlikte, yüz yılı aşkın süredir değişmeyen bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyor: Güvenlik risklerimizin büyük bölümü batı sınırlarımızdan değil, güney hattımızdan doğuyor. Avrupa’ya komşu bölgelerle bugün ciddi bir sınır ihtilafımız yok; Ege’deki meseleler bile karasuları ve hava sahasının teknik boyutlarıyla sınırlı. Fakat Suriye ve Irak hattı, modern Türkiye'nin en kırılgan fay hatlarından biri olmaya devam ediyor.
Sınırın Öbür Tarafındaki Yük
Irak sınırının 1926’da çizildiği günlerden itibaren Türkiye’nin bu bölgeye yönelik en temel endişesi "sınır güvenliği" oldu. PKK’nın yıllardır Kuzey Irak’taki yapı üzerinden Türkiye’ye yönelttiği saldırılar ve örgütün Kandil merkezli yapılanması, bu kaygının boşuna olmadığını defalarca gösterdi.
Barzani yönetimiyle kurulan rasyonel ilişki bugün hâlâ Türkiye'nin elini güçlendiren bir unsur. Çünkü Barzani hareketi hiçbir zaman Türkiye’yi hedef alan bir ajanda izlemedi.
Suriye sahası ise çok daha karmaşık. Zira burada ortaya çıkan PYD/YPG yapısı, Kandil’den bağımsız değil; örgütsel bağı, ideolojik söylemi ve operasyonel çizgisi tamamen PKK ile iç içe geçmiş durumda. KCK şemsiyesi altında yürütülen bu yapı, Türkiye açısından sadece bir “örgüt uzantısı” meselesi değil, sınır boyunca örülmeye çalışılan bir terör koridoru anlamına geliyor. Fırat Kalkanı’ndan Zeytin Dalı’na, Barış Pınarı’na uzanan tüm askeri harekâtların temel gerekçesi de bu tehdidi bertaraf etmekti.
Öcalan ve Rojava Tartışması
Öcalan’ın zaman zaman yaptığı açıklamalarda örgütün Suriye kolunu ayrı bir paranteze alması, PYD/YPG’nin de defalarca “silah bırakmayı düşünmüyoruz” demesi tesadüf değil. PYD’nin önde gelen isimlerinden Mazlum Abdi’nin, Suriye hükümeti ile yapılacak bir anlaşmada bile kendi askeri yapılarını koruma ısrarı, bölgedeki otorite boşluğunun örgüt tarafından nasıl bir “fırsata” çevrildiğini açıkça gösteriyor.
Kısacası, örgüt Suriye’de kendine bir alan inşa etti ve bu alanı teslim etmek niyetinde değil.
İsrail ve ABD’nin Rolü
Bu kırılgan tabloyu daha da karmaşıklaştıran faktör ise uluslararası güçlerin oyuna doğrudan dahil olması. İsrail’in açık biçimde PYD/YPG’yi desteklemesi, bölgeyi parçalanmış devletler coğrafyasına çevirme hedefinin bir yansıması. ABD içindeki güçlü lobilerin etkisi ve Amerikan yönetimlerinin çelişkili beyanları da tabloyu daha tehlikeli kılıyor.
Washington, Şam hükümetine zaman zaman “meşruiyet” atfederken, aynı anda PYD/YPG’ye ağır silahlar vermeyi sürdürüyor. Bu ikili tavır, bölgede hiçbir aktörün lehine olmayan, tam anlamıyla bir karmaşa yaratıyor.
Bu çelişkilerin sahadaki somut yansıması ise birkaç gün önce Halep’in kuzeyinde Suriye ordusu ile YPG arasında yaşanan sıcak çatışmalar oldu. SDG adı altında yürütülen yapının gerçek ağırlığının YPG’den geldiği düşünülürse, bu çatışmaların bölgeyi bambaşka bir krize sürüklemesi işten bile değil.
Türkiye Nasıl Yol Almalı?
Böylesine karmaşık bir denklemin ortasında Ankara’nın atacağı adımlar hayati önem taşıyor. ABD ile doğrudan bir çatışma ortamına sürüklenmemek, diplomasiyi sonuna kadar işletmek Türkiye için stratejik bir zaruret. Fakat bu, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını geri plana atacağı anlamına gelmez.
Bıçak kemiğe dayanırsa, Ankara’nın Şam ile kontrollü ve hedef odaklı bir iş birliği zemini oluşturması kaçınılmaz hale gelebilir. Bu tür bir adım, sadece sınır güvenliğini değil, bölgedeki tüm terör yapılanmalarını dengeleyen bir mekanizma yaratabilir.
Ancak unutulmamalı: Suriye sahasında bugün yaşanan her gelişme, Türkiye’nin iç siyasetini, güvenlik atmosferini ve toplumsal psikolojisini de doğrudan etkiliyor. Bu nedenle bölgedeki her kırılma, Ankara için salt dış politika meselesi değil, aynı zamanda iç istikrar meselesidir.
Suriye bugün sadece bir komşu ülke değil, Türkiye’nin güvenliğinin kaderini belirleyen bir satranç tahtasıdır. Oyuncu çok, hamle fazla, sonuçları ise tahmin edilenden daha derin.
Türkiye’nin bu karmaşık tabloyu yönetirken sergilediği soğukkanlılık ve kararlı duruş, hem bölgesel güvenlik hem de ulusal çıkarlar açısından belirleyici olmaya devam edecek.