Dünya düzenleri bir gecede değişmez. Önce çatırdar, sonra ses verir, en son çöker. Bugün yaşadığımız da tam olarak budur: İkinci Dünya Savaşı sonrasında galiplerin masasında inşa edilen düzen, artık sadece eskimiyor; anlamını da yitiriyor.
1945 sonrası sistem, savaşın kazananlarının çıkarlarını garanti altına almak üzere tasarlanmıştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto mekanizması bunun en somut örneğidir. Sovyetler Birliği’nin –bugünkü Rusya’nın– o masada yer alması, güç dengelerinin ürünüydü. Ardından gelen yıllarda dünya, kaçınılmaz biçimde iki kutuplu bir yapıya evrildi. Bir tarafta ABD öncülüğünde “Hür Dünya”, diğer tarafta Sovyet nüfuz alanı…
Türkiye, o dönemde yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ideolojik bir tercih yaptı. Demokratik değerleri önceleyen cephede yer almayı seçti. Bu tercih, kolay olmadı ama belirleyici oldu. Çok partili hayata geçiş, iktidarın sandıkla el değiştirmesi ve NATO üyeliği, o büyük resmin parçalarıydı.
Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda.
Yeni Dönemin Rahatsız Edici Gerçeği
Donald Trump’ın yeniden sahneye çıkışı, sadece Amerikan iç siyasetini değil, küresel sistemi de sarsıyor. Davos’ta çizdiği portre, bir vizyondan çok bir itiraftı: ABD’nin öncülük ettiği eski düzen artık Washington için bile bağlayıcı değil.
Yeni arayışın merkezinde değerler yok. Hukuk yok. Müttefiklik kavramı ise neredeyse tamamen işlevsiz. Güç, kaba biçimde tanımlanıyor; ekonomi, bir silah gibi kullanılıyor; diplomasi, tehdit diliyle ikame ediliyor.
Bugün genişlemeci refleksler sergileyen bir Sovyetler Birliği yok. Onun yerine, sınırları zorlayan, rejim değişikliklerinden açıkça söz eden, ticareti cezalandırma aracına dönüştüren bir ABD var. Üstelik bunu, herhangi bir ideolojik gerekçeye dahi ihtiyaç duymadan yapıyor.
Gazze’den Grönland’a, Panama Kanalı’ndan İran’a uzanan söylem haritası, klasik Amerikan dış politikasının çok ötesinde. Bu, düzen kurucu bir akıl değil; düzeni zorlayan bir güç dili.
Eski Müttefikler Yeni Arayışlarda
Bu sert kırılma, doğal olarak ABD’nin geleneksel müttefiklerini de yön arayışına itti. İngiltere’den Kanada’ya, Avustralya’dan Hindistan’a kadar birçok ülke, yüzünü başka merkezlere dönmeye başladı. Çin ile imzalanan yüksek hacimli ticaret ve teknoloji anlaşmaları tesadüf değil. Aynı şekilde Rusya’nın yeniden diplomatik cazibe merkezi hâline gelmesi de…
İkinci Dünya Savaşı sonrasını andıran bir tablo var karşımızda; ancak önemli bir farkla: Bu kez herkes yer değiştirmiş durumda. Eski sabitler yok, eski ittifaklar güven vermiyor, eski kavramlar işlemiyor.
Ortaya çıkan düzen ise son derece kaygan. Kuralları net değil, sınırları belirsiz, değerleri muğlak.
Türkiye Nerede Duruyor?
1964’te İsmet İnönü’nün söylediği meşhur cümle, bugün yeniden anlam kazanıyor:
“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye onun içinde yerini alır.”
Asıl soru şu: Türkiye, şu an o dünyanın kurulduğunun farkında mı?
Gündelik tartışmalar, iç siyasi çekişmeler ve kısa vadeli hesaplar arasında, küresel fay hatlarının nasıl yer değiştirdiğini yeterince okuyor muyuz? Yeni düzen, taraf seçmekten çok, doğru yerde durmayı gerektiriyor. Ne refleksif bir Batı bağlılığı ne de romantik bir Doğu yönelimi… İhtiyaç duyulan şey; soğukkanlı, çok boyutlu ve çıkar merkezli bir stratejik akıl.
Dünya yeniden şekillenirken, edilgen kalanlar şekillendirilir. Oyunu okuyanlar ise masada kalır.
Türkiye için mesele tam olarak budur:
Masada olmak mı, yoksa masada konuşulanları sonradan öğrenmek mi?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Soner ZORLUOĞLU
Kurulan Yeni Dünyada Kaygan Dengeler
Dünya düzenleri bir gecede değişmez. Önce çatırdar, sonra ses verir, en son çöker. Bugün yaşadığımız da tam olarak budur: İkinci Dünya Savaşı sonrasında galiplerin masasında inşa edilen düzen, artık sadece eskimiyor; anlamını da yitiriyor.
1945 sonrası sistem, savaşın kazananlarının çıkarlarını garanti altına almak üzere tasarlanmıştı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki veto mekanizması bunun en somut örneğidir. Sovyetler Birliği’nin –bugünkü Rusya’nın– o masada yer alması, güç dengelerinin ürünüydü. Ardından gelen yıllarda dünya, kaçınılmaz biçimde iki kutuplu bir yapıya evrildi. Bir tarafta ABD öncülüğünde “Hür Dünya”, diğer tarafta Sovyet nüfuz alanı…
Türkiye, o dönemde yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ideolojik bir tercih yaptı. Demokratik değerleri önceleyen cephede yer almayı seçti. Bu tercih, kolay olmadı ama belirleyici oldu. Çok partili hayata geçiş, iktidarın sandıkla el değiştirmesi ve NATO üyeliği, o büyük resmin parçalarıydı.
Bugün ise tablo tersine dönmüş durumda.
Yeni Dönemin Rahatsız Edici Gerçeği
Donald Trump’ın yeniden sahneye çıkışı, sadece Amerikan iç siyasetini değil, küresel sistemi de sarsıyor. Davos’ta çizdiği portre, bir vizyondan çok bir itiraftı: ABD’nin öncülük ettiği eski düzen artık Washington için bile bağlayıcı değil.
Yeni arayışın merkezinde değerler yok. Hukuk yok. Müttefiklik kavramı ise neredeyse tamamen işlevsiz. Güç, kaba biçimde tanımlanıyor; ekonomi, bir silah gibi kullanılıyor; diplomasi, tehdit diliyle ikame ediliyor.
Bugün genişlemeci refleksler sergileyen bir Sovyetler Birliği yok. Onun yerine, sınırları zorlayan, rejim değişikliklerinden açıkça söz eden, ticareti cezalandırma aracına dönüştüren bir ABD var. Üstelik bunu, herhangi bir ideolojik gerekçeye dahi ihtiyaç duymadan yapıyor.
Gazze’den Grönland’a, Panama Kanalı’ndan İran’a uzanan söylem haritası, klasik Amerikan dış politikasının çok ötesinde. Bu, düzen kurucu bir akıl değil; düzeni zorlayan bir güç dili.
Eski Müttefikler Yeni Arayışlarda
Bu sert kırılma, doğal olarak ABD’nin geleneksel müttefiklerini de yön arayışına itti. İngiltere’den Kanada’ya, Avustralya’dan Hindistan’a kadar birçok ülke, yüzünü başka merkezlere dönmeye başladı. Çin ile imzalanan yüksek hacimli ticaret ve teknoloji anlaşmaları tesadüf değil. Aynı şekilde Rusya’nın yeniden diplomatik cazibe merkezi hâline gelmesi de…
İkinci Dünya Savaşı sonrasını andıran bir tablo var karşımızda; ancak önemli bir farkla: Bu kez herkes yer değiştirmiş durumda. Eski sabitler yok, eski ittifaklar güven vermiyor, eski kavramlar işlemiyor.
Ortaya çıkan düzen ise son derece kaygan. Kuralları net değil, sınırları belirsiz, değerleri muğlak.
Türkiye Nerede Duruyor?
1964’te İsmet İnönü’nün söylediği meşhur cümle, bugün yeniden anlam kazanıyor:
“Yeni bir dünya kurulur, Türkiye onun içinde yerini alır.”
Asıl soru şu: Türkiye, şu an o dünyanın kurulduğunun farkında mı?
Gündelik tartışmalar, iç siyasi çekişmeler ve kısa vadeli hesaplar arasında, küresel fay hatlarının nasıl yer değiştirdiğini yeterince okuyor muyuz? Yeni düzen, taraf seçmekten çok, doğru yerde durmayı gerektiriyor. Ne refleksif bir Batı bağlılığı ne de romantik bir Doğu yönelimi… İhtiyaç duyulan şey; soğukkanlı, çok boyutlu ve çıkar merkezli bir stratejik akıl.
Dünya yeniden şekillenirken, edilgen kalanlar şekillendirilir. Oyunu okuyanlar ise masada kalır.
Türkiye için mesele tam olarak budur:
Masada olmak mı, yoksa masada konuşulanları sonradan öğrenmek mi?