Bugün Ankara, küresel siyasetin kalbinin attığı yer. 32 üye ülkenin lider kadrosu, Asya-Pasifik ortakları ve Ukrayna lideri Zelenski ile birlikte 36. NATO Zirvesi için başkentimizde. Ancak bu devasa diplomatik trafiğin tam merkezinde, herkesin nefesini tutarak beklediği asıl bir sahne var: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın gerçekleştireceği baş başa görüşme.
Aslında bu buluşmanın kodlarını, Trump’ın geçtiğimiz günlerde Beyaz Saray’da NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşmede aramak gerekiyor. F-35 ve F110 jet motorlarına dair gelen soruya Trump’ın verdiği, "Erdoğan'ı mutlu edecek bir şey yapabilirim" yanıtı, sadece bir liderin diğerine jesti değil; yıllardır kördüğme dönen Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir kırılma noktasının habercisidir.
Hatırlayalım; Rusya’dan alınan S-400’ler bahane edilerek 2020 yılında Türkiye’ye dayatılan CAATSA yaptırımları, doğrudan Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı’nı hedef almıştı. Amaç, Türkiye’nin savunma sanayiindeki o büyük ve yerli şahlanışını kesintiye uğratmaktı. Hasım odakları rahatsız eden o büyük mesafe, bugün müttefiklik hukukunu yeniden yazmak zorunda bırakıyor.
Aynı durum terörle mücadele başlığında da geçerli. Yıllarca Suriye sahasında PKK/PYD-YPG terör örgütüne tırlar dolusu silah akıtan Washington, Türkiye’nin sahada kararlılıkla uyguladığı ve "terörsüz Türkiye" hedefiyle perçinlediği o net tasfiye iradesi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Hele ki Suriye’deki son dengeler ve Trump’ın Erdoğan’ın liderliğine duyduğu kişisel saygı, ABD’nin bu konudaki tavrını Türkiye lehine esnetmeye başladı. İsrail’in bölgedeki vahşi saldırganlığı karşısında Ankara’nın takındığı o dik duruş bile, artık Washington’da görmezden gelinemeyecek bir ağırlık merkezine dönüştü.
Elbette bu zirve sadece iki liderin ajandasıyla sınırlı değil. Ankara semalarında bugün aslında "NATO 3.0" vizyonu ete kemiğe bürünüyor. Soğuk Savaş sonrasının o hantal savunma paktı; Rusya-Ukrayna savaşıyla değişen dengeler, Çin’in yükselişi, siber tehditler ve hibrit savaşlarla birlikte artık çok boyutlu bir küresel şemsiyeye evriliyor.
Ve bu yeni güvenlik mimarisinde, özellikle de Avrupa'nın geleceğinde Türkiye’nin varlığı artık "tercih edilebilir" bir seçenek değil, tam anlamıyla "kilit bir zorunluluk". Batı dünyası derin bir liderlik krizi ve kalibre eksikliği yaşarken, Erdoğan’ın yıllardır süren sarsılmaz mücadele çizgisi ve yönetim gücü, Batı başkentleri üzerinde baskın bir karaktere dönüştü.
Uzun sözün kısası; karşımızda tam anlamıyla bükemedikleri bileği öpme hali var.
Biz yıllardır yazar, yıllardır söyleriz: Emperyalizm, hedefe koyduğu yapı üzerinde önce her yolu dener. Bir dener, iki dener, çokça dener... Saldırır, ambargo uygular, içeriden ve dışarıdan sıkıştırmaya çalışır. Ancak karşısındaki iradeyi teslim alamazsa, işte o zaman kaçınılmaz olarak "pragmatist faza" geçer.
Bu faz, emperyalizmin buyurgan yukarıdan bakışının bitip, dengeli ve eşit bir istifade arayışına girdiğinin resmidir. Asimetrik (oransız) bir sömürü ilişkisinden, simetrik (eşit düzeyde) bir ilişkiyi kabullenme mecburiyetidir. Başka bir deyişle; ana hedefini başaramayan emperyalizmin kaybettiği, buna karşın inancıyla ve kararlı direnciyle varlığına saygı duyulmasını kabul ettiren hedeftekinin kazandığı faza girmiş bulunuyoruz.
İşte tam da bu yüzden, Ankara’daki bu zirve sıradan bir uluslararası toplantı değildir.
Ankara'daki bu ağırlık, "Türkiye Yüzyılı"nın bu yeni fazda kazanan tarafta olduğunun küresel ölçekteki ilanı ve gurur verici duyurusudur.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Soner ZORLUOĞLU
Bükemedikleri Bilek ve Yeni Pragmatizm
Bugün Ankara, küresel siyasetin kalbinin attığı yer. 32 üye ülkenin lider kadrosu, Asya-Pasifik ortakları ve Ukrayna lideri Zelenski ile birlikte 36. NATO Zirvesi için başkentimizde. Ancak bu devasa diplomatik trafiğin tam merkezinde, herkesin nefesini tutarak beklediği asıl bir sahne var: Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump’ın gerçekleştireceği baş başa görüşme.
Aslında bu buluşmanın kodlarını, Trump’ın geçtiğimiz günlerde Beyaz Saray’da NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile yaptığı görüşmede aramak gerekiyor. F-35 ve F110 jet motorlarına dair gelen soruya Trump’ın verdiği, "Erdoğan'ı mutlu edecek bir şey yapabilirim" yanıtı, sadece bir liderin diğerine jesti değil; yıllardır kördüğme dönen Türkiye-ABD ilişkilerinde yeni bir kırılma noktasının habercisidir.
Hatırlayalım; Rusya’dan alınan S-400’ler bahane edilerek 2020 yılında Türkiye’ye dayatılan CAATSA yaptırımları, doğrudan Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanlığı’nı hedef almıştı. Amaç, Türkiye’nin savunma sanayiindeki o büyük ve yerli şahlanışını kesintiye uğratmaktı. Hasım odakları rahatsız eden o büyük mesafe, bugün müttefiklik hukukunu yeniden yazmak zorunda bırakıyor.
Aynı durum terörle mücadele başlığında da geçerli. Yıllarca Suriye sahasında PKK/PYD-YPG terör örgütüne tırlar dolusu silah akıtan Washington, Türkiye’nin sahada kararlılıkla uyguladığı ve "terörsüz Türkiye" hedefiyle perçinlediği o net tasfiye iradesi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Hele ki Suriye’deki son dengeler ve Trump’ın Erdoğan’ın liderliğine duyduğu kişisel saygı, ABD’nin bu konudaki tavrını Türkiye lehine esnetmeye başladı. İsrail’in bölgedeki vahşi saldırganlığı karşısında Ankara’nın takındığı o dik duruş bile, artık Washington’da görmezden gelinemeyecek bir ağırlık merkezine dönüştü.
Elbette bu zirve sadece iki liderin ajandasıyla sınırlı değil. Ankara semalarında bugün aslında "NATO 3.0" vizyonu ete kemiğe bürünüyor. Soğuk Savaş sonrasının o hantal savunma paktı; Rusya-Ukrayna savaşıyla değişen dengeler, Çin’in yükselişi, siber tehditler ve hibrit savaşlarla birlikte artık çok boyutlu bir küresel şemsiyeye evriliyor.
Ve bu yeni güvenlik mimarisinde, özellikle de Avrupa'nın geleceğinde Türkiye’nin varlığı artık "tercih edilebilir" bir seçenek değil, tam anlamıyla "kilit bir zorunluluk". Batı dünyası derin bir liderlik krizi ve kalibre eksikliği yaşarken, Erdoğan’ın yıllardır süren sarsılmaz mücadele çizgisi ve yönetim gücü, Batı başkentleri üzerinde baskın bir karaktere dönüştü.
Uzun sözün kısası; karşımızda tam anlamıyla bükemedikleri bileği öpme hali var.
Biz yıllardır yazar, yıllardır söyleriz: Emperyalizm, hedefe koyduğu yapı üzerinde önce her yolu dener. Bir dener, iki dener, çokça dener... Saldırır, ambargo uygular, içeriden ve dışarıdan sıkıştırmaya çalışır. Ancak karşısındaki iradeyi teslim alamazsa, işte o zaman kaçınılmaz olarak "pragmatist faza" geçer.
Bu faz, emperyalizmin buyurgan yukarıdan bakışının bitip, dengeli ve eşit bir istifade arayışına girdiğinin resmidir. Asimetrik (oransız) bir sömürü ilişkisinden, simetrik (eşit düzeyde) bir ilişkiyi kabullenme mecburiyetidir. Başka bir deyişle; ana hedefini başaramayan emperyalizmin kaybettiği, buna karşın inancıyla ve kararlı direnciyle varlığına saygı duyulmasını kabul ettiren hedeftekinin kazandığı faza girmiş bulunuyoruz.
İşte tam da bu yüzden, Ankara’daki bu zirve sıradan bir uluslararası toplantı değildir.
Ankara'daki bu ağırlık, "Türkiye Yüzyılı"nın bu yeni fazda kazanan tarafta olduğunun küresel ölçekteki ilanı ve gurur verici duyurusudur.