Son zamanlarda yeni bir “vitamin” türü ortaya çıktı: F, C, D, M, LV… Bunlar bildiğimiz vitaminler değil; insanların sosyal medyada gösterdiği hayatların kısaltmaları gibi. Paylaşılan fotoğraflar, gidilen yerler, giyilen markalar… Hepsi bir şey anlatıyor: “Ben buyum” demek istiyoruz.
Ama gerçekten bu muyuz?
Artık insanlar gittikleri mekânları, içtikleri kahveyi, taktıkları saati sadece kullanmak için değil, göstermek için seçiyor. Bir kafede oturmak yetmiyor; orada olduğumuzu kanıtlamamız gerekiyor. Marka yoksa sanki değer de yok gibi hissediliyor.
Peki bu akımı kim başlattı? Neden herkes buna kapıldı?
Çünkü bu düzen bize şunu fısıldıyor: Değerin, sahip oldukların kadardır. Ne kadar pahalı, ne kadar gösterişli, ne kadar “beğenilen” bir hayatın varsa, o kadar varsın.
Oysa gerçek zenginlik başka bir şey. Huzur, samimiyet, güven… Bunlar ne satın alınabilir ne de paylaşılabilir. Ama en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyler tam da bunlar.
Bugün birçok insan başkalarına benzemeye çalışırken kendini kaybediyor. Birinin cebini dolduran bu sistem, bir başkasının kimliğini boşaltıyor.
Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor: Herkes birbirine benziyor ama kimse gerçekten kendisi değil.
Belki de sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece gösteriyor muyuz?
Çünkü hayat, gösterdiklerimizden ibaret değil. Gerçek olan, çoğu zaman paylaşmadıklarımızda gizli.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Seher ZAĞLI
Yeni Trend: Berzah Vitaminleri
Son zamanlarda yeni bir “vitamin” türü ortaya çıktı: F, C, D, M, LV… Bunlar bildiğimiz vitaminler değil; insanların sosyal medyada gösterdiği hayatların kısaltmaları gibi. Paylaşılan fotoğraflar, gidilen yerler, giyilen markalar… Hepsi bir şey anlatıyor: “Ben buyum” demek istiyoruz.
Ama gerçekten bu muyuz?
Artık insanlar gittikleri mekânları, içtikleri kahveyi, taktıkları saati sadece kullanmak için değil, göstermek için seçiyor. Bir kafede oturmak yetmiyor; orada olduğumuzu kanıtlamamız gerekiyor. Marka yoksa sanki değer de yok gibi hissediliyor.
Peki bu akımı kim başlattı? Neden herkes buna kapıldı?
Çünkü bu düzen bize şunu fısıldıyor: Değerin, sahip oldukların kadardır. Ne kadar pahalı, ne kadar gösterişli, ne kadar “beğenilen” bir hayatın varsa, o kadar varsın.
Oysa gerçek zenginlik başka bir şey. Huzur, samimiyet, güven… Bunlar ne satın alınabilir ne de paylaşılabilir. Ama en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyler tam da bunlar.
Bugün birçok insan başkalarına benzemeye çalışırken kendini kaybediyor. Birinin cebini dolduran bu sistem, bir başkasının kimliğini boşaltıyor.
Sonuçta ortaya tuhaf bir tablo çıkıyor: Herkes birbirine benziyor ama kimse gerçekten kendisi değil.
Belki de sormamız gereken soru şu: Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece gösteriyor muyuz?
Çünkü hayat, gösterdiklerimizden ibaret değil. Gerçek olan, çoğu zaman paylaşmadıklarımızda gizli.