Yani bir oyuncuyuz. Hepimiz oyuncuyuz. Oyunculuğu sevdik sanırım. Hepimiz film ve dizi artistleri gibi oyunculuğumuzu konuşturuyoruz.
Mutlu aile fotoğrafları…
Mutlu tatiller…
Mutlu sofralar…
Mutlu insanlar…
Çok da başarılıyız bu konuda.
Peki gerçek hayatta neden mutsuzuz?
Bu çelişkiyi ne zaman normalleştirdik?
Ne zaman mutlu yaşamayı bırakıp mutlu görünmeyi seçtik?
Tasavvuf ilminde bir anlayış vardır. Her varlık kendisinden beklenen görevi eksiksiz yerine getirir.
Güneş doğar.
Yağmur yağar.
Toprak ürün verir.
Kuş uçar.
Hiçbiri özünü inkâr etmez.
Peki insan?
İnsan neden kendi özünden bu kadar uzaklaştı?
Çalışıyoruz…
Üretiyoruz…
Koşturuyoruz…
Bu oyunculuk merakımız nereden geldi?
Neden gerçek üzüntülerimizi ya da gerçek sevinçlerimizi paylaşamaz olduk?
Neden?
Belki de alıştık dışarıda sahte maskelerle dolaşmaya. Tek kaldığımızda gerçekle yüzleşince, vicdan muhasebesi yapınca, kırdığımız kalpleri görünce gerçek iyiliğin ne olduğunu unuttuk.
Ve bu eksiklik artık küçük değil.
Hayatın her köşesini kaplıyor.
Sosyal medyada…
Aile içinde…
Arkadaş ortamında…
Farkında değiliz ama olumsuz cümleler dilimizde. Mutlu görünüyoruz ama şikâyet, karamsarlık, sessiz sitemler ve kıskançlık gözlerimizde.
Eskiler de dert gördü.
Yokluk gördü.
Acı gördü.
Ama mutsuzluğu hayatlarının merkezine koymadılar.
Komşusunun kapısını çaldılar.
Bir bardak çayın etrafında dertlerini paylaştılar.
Toprağa emek verdiler.
Ürettiler.
Sabrettiler.
Bugün ise en küçük sıkıntıda kabuğumuza çekiliyoruz.
İnsanlardan uzaklaşıyoruz.
Sonra kendimizden de uzaklaşıyoruz.
Belki de bu yüzden son yıllarda herkes toprağa dönmek istiyor.
Şehirden kaçıyor.
Bir bahçesi olsun istiyor.
Bir ağacın gölgesinde nefes almak istiyor.
Çünkü insan, toprağa yaklaştıkça kendine yaklaşıyor.
Belki de “toprağa döneceğiz” sözü sadece ölümü anlatmıyordu.
Belki de özümüze dönmeyi anlatıyordu.
Bugün herkesin dilinde aynı cümle var:
“Psikolojim iyi değil.”
Nasıl iyi olsun?
Sabah olumsuz haberlerle uyanıyoruz.
Gün boyu olumsuzluk konuşuyoruz.
Akşam başkalarının hayatına bakıp kendi hayatımızı eksik görüyoruz.
Yetmediği gibi düşene, yanlış yapana daha da acımasız oluyoruz.
“Kınadığınla sınanacaksın.” sözünü unutuyoruz.
Sonra da neden mutlu olmadığımızı sorguluyoruz.
Kabul edelim…
Biz eskisi gibi değiliz.
Yalnızlaştık.
Robotlaştık.
Acımasızlaştık.
Ve en acısı da bütün bunlara rağmen hâlâ iyi insanlar olduğumuzu iddia ediyoruz.
Kalemim bu kez acıyı yazdı.
Çünkü görüyorum ki gelişirken ruhumuzu ihmal ettik.
Binalar yükseldi ama gönüller küçüldü.
Teknoloji ilerledi ama insanlar birbirinden uzaklaştı.
Belki de çağımızın en büyük salgını işsizlik değil…
Yalnızlık.
En büyük yoksulluk parasızlık değil…
Umutsuzluk.
Ve umudunu kaybeden bir insanın yüzü gülebilir ama kalbi asla gülmez.
Teknoloji ilerledi, insanlık mutasyona uğradı.
Ve belki de kazanan toprak olacak.
Ölmek için değil…
Yeniden umut etmek için.
Yeniden paylaşmak için.
Yeniden insan olmak için.
Çünkü insan toprağından uzaklaştıkça yalnızlaşır, yalnızlaştıkça mutsuzlaşır, mutsuzlaştıkça kendini kaybeder.
Belki de artık teknolojiye değil, birbirimize yetişmenin zamanı gelmiştir.
Selayı ölenlere değil; yaşayanlara verelim.
Hepimizin başı sağ olsun.
Çünkü mutsuzluk ve umutsuzluk denilen şeytan hilesine yenildik.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Seher ZAĞLI
Teknoloji ilerledi, insanlık mutasyona uğradı; Toprak kazanacak
Gelişiyoruz…
Teknolojide gelişiyoruz, şehirlerde gelişiyoruz, hayatın her alanında gelişiyoruz.
Ekonomimiz büyüyor.
Ama mutsuzuz. Neden?
Birine soruyorsunuz:
“Mutlu musun?”
Cevap çoğu zaman aynı:
“Mutlu değilim.”
“Sosyal medyada mutlu görünüyorsun.” dediğimizde maskesini indiriyor.
“O sahte. Öyle gözükmem gerekiyor.”
Yani bir oyuncuyuz. Hepimiz oyuncuyuz. Oyunculuğu sevdik sanırım. Hepimiz film ve dizi artistleri gibi oyunculuğumuzu konuşturuyoruz.
Mutlu aile fotoğrafları…
Mutlu tatiller…
Mutlu sofralar…
Mutlu insanlar…
Çok da başarılıyız bu konuda.
Peki gerçek hayatta neden mutsuzuz?
Bu çelişkiyi ne zaman normalleştirdik?
Ne zaman mutlu yaşamayı bırakıp mutlu görünmeyi seçtik?
Tasavvuf ilminde bir anlayış vardır. Her varlık kendisinden beklenen görevi eksiksiz yerine getirir.
Güneş doğar.
Yağmur yağar.
Toprak ürün verir.
Kuş uçar.
Hiçbiri özünü inkâr etmez.
Peki insan?
İnsan neden kendi özünden bu kadar uzaklaştı?
Çalışıyoruz…
Üretiyoruz…
Koşturuyoruz…
Bu oyunculuk merakımız nereden geldi?
Neden gerçek üzüntülerimizi ya da gerçek sevinçlerimizi paylaşamaz olduk?
Neden?
Belki de alıştık dışarıda sahte maskelerle dolaşmaya. Tek kaldığımızda gerçekle yüzleşince, vicdan muhasebesi yapınca, kırdığımız kalpleri görünce gerçek iyiliğin ne olduğunu unuttuk.
Ve bu eksiklik artık küçük değil.
Hayatın her köşesini kaplıyor.
Sosyal medyada…
Aile içinde…
Arkadaş ortamında…
Farkında değiliz ama olumsuz cümleler dilimizde. Mutlu görünüyoruz ama şikâyet, karamsarlık, sessiz sitemler ve kıskançlık gözlerimizde.
Eskiler de dert gördü.
Yokluk gördü.
Acı gördü.
Ama mutsuzluğu hayatlarının merkezine koymadılar.
Komşusunun kapısını çaldılar.
Bir bardak çayın etrafında dertlerini paylaştılar.
Toprağa emek verdiler.
Ürettiler.
Sabrettiler.
Bugün ise en küçük sıkıntıda kabuğumuza çekiliyoruz.
İnsanlardan uzaklaşıyoruz.
Sonra kendimizden de uzaklaşıyoruz.
Belki de bu yüzden son yıllarda herkes toprağa dönmek istiyor.
Şehirden kaçıyor.
Bir bahçesi olsun istiyor.
Bir ağacın gölgesinde nefes almak istiyor.
Çünkü insan, toprağa yaklaştıkça kendine yaklaşıyor.
Belki de “toprağa döneceğiz” sözü sadece ölümü anlatmıyordu.
Belki de özümüze dönmeyi anlatıyordu.
Bugün herkesin dilinde aynı cümle var:
“Psikolojim iyi değil.”
Nasıl iyi olsun?
Sabah olumsuz haberlerle uyanıyoruz.
Gün boyu olumsuzluk konuşuyoruz.
Akşam başkalarının hayatına bakıp kendi hayatımızı eksik görüyoruz.
Yetmediği gibi düşene, yanlış yapana daha da acımasız oluyoruz.
“Kınadığınla sınanacaksın.” sözünü unutuyoruz.
Sonra da neden mutlu olmadığımızı sorguluyoruz.
Kabul edelim…
Biz eskisi gibi değiliz.
Yalnızlaştık.
Robotlaştık.
Acımasızlaştık.
Ve en acısı da bütün bunlara rağmen hâlâ iyi insanlar olduğumuzu iddia ediyoruz.
Kalemim bu kez acıyı yazdı.
Çünkü görüyorum ki gelişirken ruhumuzu ihmal ettik.
Binalar yükseldi ama gönüller küçüldü.
Teknoloji ilerledi ama insanlar birbirinden uzaklaştı.
Belki de çağımızın en büyük salgını işsizlik değil…
Yalnızlık.
En büyük yoksulluk parasızlık değil…
Umutsuzluk.
Ve umudunu kaybeden bir insanın yüzü gülebilir ama kalbi asla gülmez.
Teknoloji ilerledi, insanlık mutasyona uğradı.
Ve belki de kazanan toprak olacak.
Ölmek için değil…
Yeniden umut etmek için.
Yeniden paylaşmak için.
Yeniden insan olmak için.
Çünkü insan toprağından uzaklaştıkça yalnızlaşır, yalnızlaştıkça mutsuzlaşır, mutsuzlaştıkça kendini kaybeder.
Belki de artık teknolojiye değil, birbirimize yetişmenin zamanı gelmiştir.
Selayı ölenlere değil; yaşayanlara verelim.
Hepimizin başı sağ olsun.
Çünkü mutsuzluk ve umutsuzluk denilen şeytan hilesine yenildik.