Gardırobumuzu açtığımızda aslında sadece kıyafet seçmiyoruz. Farkında olmadan bir ruh hali, bir kimlik ve hatta bir “izin verilmiş duygu aralığı” seçiyoruz. Son yıllarda moda dünyasının bize sunduğu o kusursuz bejler, steril griler ve sessiz tonlar… Gerçekten sadece estetik bir tercih mi, yoksa duygularımızı törpüleyen görünmez bir düzen mi?
Modern dünyanın temposu arttıkça, hayatlarımız sadeleşmeye başladı. Ama bu sadeleşme sadece eşyalarımızda kalmadı; renklerimiz de susturuldu. Bir zamanlar coşkuyla giyilen kırmızılar, cesaretle taşınan sarılar, özgürce akan desenler… Yerini “güvenli” tonlara bıraktı. Çünkü güvenli olan satılır. Çünkü risksiz olan herkese uyar. Çünkü dikkat çekmeyen, sorgulanmaz.
İşte tam burada renkler masumiyetini kaybediyor.
Bugün moda endüstrisinin bize sunduğu nötr paletler, yalnızca bir stil önerisi değil; aynı zamanda bir davranış biçimi. Daha az görün, daha az iddia et, daha az fark yarat. Bej bir kazak giydiğinizde sadece sade görünmezsiniz; aynı zamanda “uyumlu”, “zararsız” ve “kontrol altında” bir mesaj verirsiniz. Bu bir tesadüf değil. Bu, duyguların törpülenmesidir.
Oysa renk dediğimiz şey, insanın en ilkel ifade biçimlerinden biridir. Bir çocuk resim yaparken griyi değil, en parlak kırmızıyı seçer. Çünkü içgüdüsel olarak bilir: Renk, duygudur. Ve duygu, varoluşun en çıplak halidir.
Peki ne oldu da biz duygularımızı nötr tonlara hapsettik?
Belki de mesele moda değil, çağın ruhu. Yorgun zihinler sakinlik arıyor. Kaotik şehirler dinginlik istiyor. Ve biz, bu ihtiyacın içinde yavaş yavaş daha az hisseden, daha az taşan, daha az görünen bireylere dönüşüyoruz. Renklerin sadeleşmesi biraz da bu yüzden: Hayatı kontrol edemeyen insan, en azından görünümünü kontrol etmek istiyor.
Ama her kontrol, beraberinde bir kayıp getirir.
Bugün yeniden yükselen canlı renkler, belki de bu bastırılmış duyguların geri dönüşüdür. Fuşya bir ceket, neon bir ayakkabı ya da beklenmedik bir renk patlaması… Bunlar sadece trend değil. Bunlar bir itiraz. Bir tür “buradayım” deme biçimi.
Renkler hiçbir zaman sadece renk olmadı. Onlar bir dil. Ve biz o dili ya susturuyoruz ya da yeniden konuşmayı seçiyoruz.
Belki de asıl soru şu:
Gerçekten sadeleşiyor muyuz,
yoksa yavaş yavaş hissizleşiyor muyuz?
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Seher ZAĞLI
Duygu Teröristi: Minimalizm…
Gardırobumuzu açtığımızda aslında sadece kıyafet seçmiyoruz. Farkında olmadan bir ruh hali, bir kimlik ve hatta bir “izin verilmiş duygu aralığı” seçiyoruz. Son yıllarda moda dünyasının bize sunduğu o kusursuz bejler, steril griler ve sessiz tonlar… Gerçekten sadece estetik bir tercih mi, yoksa duygularımızı törpüleyen görünmez bir düzen mi?
Modern dünyanın temposu arttıkça, hayatlarımız sadeleşmeye başladı. Ama bu sadeleşme sadece eşyalarımızda kalmadı; renklerimiz de susturuldu. Bir zamanlar coşkuyla giyilen kırmızılar, cesaretle taşınan sarılar, özgürce akan desenler… Yerini “güvenli” tonlara bıraktı. Çünkü güvenli olan satılır. Çünkü risksiz olan herkese uyar. Çünkü dikkat çekmeyen, sorgulanmaz.
İşte tam burada renkler masumiyetini kaybediyor.
Bugün moda endüstrisinin bize sunduğu nötr paletler, yalnızca bir stil önerisi değil; aynı zamanda bir davranış biçimi. Daha az görün, daha az iddia et, daha az fark yarat. Bej bir kazak giydiğinizde sadece sade görünmezsiniz; aynı zamanda “uyumlu”, “zararsız” ve “kontrol altında” bir mesaj verirsiniz. Bu bir tesadüf değil. Bu, duyguların törpülenmesidir.
Oysa renk dediğimiz şey, insanın en ilkel ifade biçimlerinden biridir. Bir çocuk resim yaparken griyi değil, en parlak kırmızıyı seçer. Çünkü içgüdüsel olarak bilir: Renk, duygudur. Ve duygu, varoluşun en çıplak halidir.
Peki ne oldu da biz duygularımızı nötr tonlara hapsettik?
Belki de mesele moda değil, çağın ruhu. Yorgun zihinler sakinlik arıyor. Kaotik şehirler dinginlik istiyor. Ve biz, bu ihtiyacın içinde yavaş yavaş daha az hisseden, daha az taşan, daha az görünen bireylere dönüşüyoruz. Renklerin sadeleşmesi biraz da bu yüzden: Hayatı kontrol edemeyen insan, en azından görünümünü kontrol etmek istiyor.
Ama her kontrol, beraberinde bir kayıp getirir.
Bugün yeniden yükselen canlı renkler, belki de bu bastırılmış duyguların geri dönüşüdür. Fuşya bir ceket, neon bir ayakkabı ya da beklenmedik bir renk patlaması… Bunlar sadece trend değil. Bunlar bir itiraz. Bir tür “buradayım” deme biçimi.
Renkler hiçbir zaman sadece renk olmadı. Onlar bir dil. Ve biz o dili ya susturuyoruz ya da yeniden konuşmayı seçiyoruz.
Belki de asıl soru şu:
Gerçekten sadeleşiyor muyuz,
yoksa yavaş yavaş hissizleşiyor muyuz?