Hava Durumu

Yeni Şerif Hüseyinlere karşı Türkiye'nin yumuşak gücü!

Yazının Giriş Tarihi: 31.10.2023 17:28
Yazının Güncellenme Tarihi: 31.10.2023 19:15

Osmanlı Devleti’nin çözülme döneminde 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın başında özellikle I. Dünya Savaşı esnasında Osmanlı Ordusu’na çeşitli cephelerde Osmanlı tebaasının çeşitli unsurlarından  hem destek gelmiş hem de düşman güçlerle işbirlikçi tutum içerisine girenler olmuştur.  Çanakkale Savaşı'na Anadolu, Balkanlar ve Akdeniz Havzası’nın yanı sıra Osmanlı Devleti'nin terk ettiği ve sınırları dahilinde yer almayan topraklardan da katılım oldu. Suriye ve Filistin'den, Lübnan ve Irak'tan, Kosova'dan,  Gora Bölgesi’nden,  Yunanistan'dan, Makedonya'dan Arnavutluk'tan Bulgaristan'dan katılımlar olduğu ve çok sayıda şehidin bu bölgelerden geldiği görülmektedir.  Bu geniş ölçekli destek ve dayanışma Çanakkale Savaşı’nda zaferi getirdi. 

1916 yılında Irak’ta Kût'ül-Amâre’de Osmanlı Ordusu tarafından kazanılan zaferde de yerel halkın özellikle Arap ve Kürt aşiretlerinin Osmanlı Türk Ordusuna  verdiği desteğin önemli payı vardır.

Gazze’de ise, ilk iki direnişte başarılı olan Osmanlı Ordusu 3. sünü kaybetmiştir. Burada çöldeki Arap aşiretlerin isyanları özellikle Şerif Hüseyin’in İngiliz casusu Lawrens’le birlikte hareket etmesinin, İngiliz Ordusu’nda yer alan çoğu Osmanlı tebaasından olan devşirilmiş Yahudi  Birliğinin, böyle bir sonucun alınmasında payının olduğu ifade edilebilir.  Her ne kadar bazı tarihçiler bu savaşın kaybedilmesinde, Enver Paşa ile Cemal Paşa arasındaki askeri strateji konusundaki anlaşmazlığı gerekçe gösterseler de, Şerif Hüseyin ve diğer işbirlikçiler olmasaydı,  böyle bir sonuç herhalde doğmaz, emperyalist güçler bölgeyi denetim altına alamazdı.

Diğer bir ifadeyle I. Dünya Savaşı sonrası  Sevr’e kadar uzanan süreç yaşanmazdı.   Kaldı ki, Osmanlı Ordusu’nda yer alan ve Arap askerlerden oluşan 25. Tümenin çoğunluğu Gazze’de şehit düşmüştür.

Birinci Dünya savaşı öncesi ve  akabinde Osmanlı Devleti’ni tasfiye etmek isteyen emperyalist devletler  iki tür devşirme siyasetine başvurmuşlardır. İlki Osmanlı tebaasının gayri-müslim unsurlardan devşirebildiklerini Osmanlı Devleti’ne karşı kullanma politikasını takip etmişlerdir.  

Burada Karadeniz’deki Pontoscu Rum çeteleri, Hınçak ve Taşnak komitelerinin mensuplarından oluşan çeteler, Filistin’de Osmanlı Ordusuna karşı savaşan İngiliz Ordusu içerisinde devşirilmiş Yahudi kökenli askerlerden oluşan askeri birlik, bunun örnekleridir. Müslüman tebaadan ise, birtakım vaatlerle kandırılmış, bazı Arap aşiretlerinin başta İngiliz İmparatorluğu olmak üzere emperyalist devletlerin amaçlarına hizmet ettikleri  görülür.

Şerif Hüseyin, bu coğrafyanın parçalanmasının başlıca müsebbiplerinden biridir. Takip ettiği işbirlikçi politika, bugün bölge halklarının en başta kendi soydaşlarının ağır bedel ödemesine neden olmaktadır. Ancak şunu da belirtmek lazım ki, ne gayri-müslim ne de Müslüman unsurları bütünüyle işbirlikçi olarak itham etmek de doğru değildir.

Osmanlı Devleti’nin tasfiye olmasında  emperyalist güçlerle işbirlikçi politika güden aşiretler, Osmanlı Devleti sonrası bölgedeki siyasi parçalanmaya ve bölgenin Batılı devletlerin denetimine girmesine hizmet etmişlerdir.  O dönemki İngiliz istihbaratı bu konuda önemli başarılar elde etmiştir. Emperyalist güçlerin, din ve etnik farklılıklar üzerinden ayrıştırıcı ve parçalayıcı faaliyette bulunmaları bugün de sürdürülen bir politikadır. Ancak bölgede yer alan halklar emperyalist güçlere karşı ortak dayanışma ve birliktelik gösterebildikleri takdirde bu politikaların tıpkı Çanakkale Harbi’nde ve Kut-ül Amare’de olduğu gibi başarı şansı olmaz. 

Akdeniz Havza’sında/Orta Doğu’da etnik ve mezhep farklılıkları temelinde gerçekleşen siyasi parçalanma, bölgeyi kolay müdahale edilebilir ve denetlenebilir hale getirmiştir. Bu siyasi parçalanma sürecinin genişlemesi Türkiye için de bütünlüğünü tehdit edici bir boyut taşımaktadır.1948 yılında kurulan ve Müslüman ülkeler havzası içerisinde yer alan İsrail’in bu olguyu bir milli güvenlik meselesi olarak değerlendirdiği anlaşılmaktadır.

Bugün için İslam Dünyasındaki bir merkezi gücün yokluğu, müşterek ve  güçlü refleks gösterilmesinin önündeki en önemli engeldir. Filistin Gazze’de yaşanan soykırımın bugün hala devam etmesi, başlıca iki nedene dayanmaktadır. Birincisi Bölgedeki işbirlikçi yönetimlerin bu soykırıma sessiz kalmaları, ortak bir tutum göstererek karşı çıkmamalarıdır.  İkincisi ise, İslam Aleminde merkezi bir gücün yokluğudur.

Bölgenin yeniden parçalanma süreci Irak ve Suriye’den başlatılmıştır. 

Emperyalist güçlerin müdahaleleri bunu sağlamaya yöneliktir.  Özellikle Suriye’deki parçalanmanın önüne geçilebilmesi için etnik temizliğe maruz bırakılarak komşu ülkelere sığınmak zorunda kalan Suriyeli nüfusun yeniden ülkelerine dönmesini sağlamak önem arz etmektedir.  Bu gerçekleşebildiği ölçüde bu projenin hayata geçmesinin önünde önemli bir engel teşkil edecektir. Türkiye’deki geçici sığınmacı hadisesinin bu yönüyle de değerlendirilmesi gereklidir. 

Türkiye askeri ve ekonomik güçlenmesi yanında yumuşak güç artırımı siyasetine de ağırlık vermelidir. Başta Türk Dünyası olmak üzere, tüm İslam coğrafyasında ve dünyanın neresinde olursa olsun bizimle uzaktan yakından akrabalık bağı bulunan, inanç, kültür,  tarih ve köken  ortaklığı olan tüm topluluklar nezdinde itibarı ve güvenirliği artan bir Türkiye kendisine yönelen tehditlerle daha kolay baş edebilir. Daha adaletli bir dünya sisteminin kuruluşuna ciddi katkılar sağlayabilir.

Özellikle hem İslam Dünyasında hem de İslamofobi ya da İslam karşıtlığının yaygın olduğu Batı Aleminde insani yüzlü itidal üzere olan bir İslam anlayışının Türkistan’dan Anadolu’ya tarihimizde mevcut  model kişilikler üzerinden tanıtımı bu konuda önemli katkı sağlayacaktır.  Ayrıca, Müslüman topluluklar arası mezhep ve anlayış farklılığından mütevellit çatışmalardan da elden geldiğince kaçınmak gerekir.

Böyle bir durum bazı Müslüman topluluklar nezdinde yumuşak güç artırrmı için engel teşkil edebilir. Bölgede yeni Şerif Hüseyinler, işbirlikçi yönetimler, harici anlayışının uzantısı gruplar olabilir. Bunların varlığı bizim yumuşak gücümüzü artırma siyasetimize engel teşkil etmemelidir. Müslümanlar içi bir çatışmanın tarafı olmamalıyız. Yumuşak gücü yüksek olan bir Türkiye, İslam Dünyasını Gazze’deki soykırıma karşı birlikte hareket etmeye zorlayabilirdi.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar
Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.