Bugün İran’da sokaklara çıkan kadınları, çocuklarını kucaklarına alıp barikatların önüne yürüyen anneleri, başörtüsünü bir sembol değil bir zincir olarak gören genç kızları izlerken insanın içi ürperiyor. Çünkü o görüntüler yalnızca İran’a ait değil. O görüntüler, tarihin her döneminde susturulmuş her toplumun aynasıdır.
Ve o aynaya baktıkça Atatürk’ün bize bıraktığı en büyük mirası daha iyi anlıyoruz:
Düşünme özgürlüğü.
İnsanı hayvandan ve bitkiden ayıran en temel özellik düşünebilmesidir. Ama düşünmek sadece akıl yürütmek değildir. Düşünmek; itiraz etmektir. Sorgulamaktır. Korkmadan “hayır” diyebilmektir. Kendi hayatının öznesi olabilmektir.
Baskıcı rejimler bunu bilir.
Bu yüzden önce düşünceyi hedef alırlar.
Önce kadını sustururlar.
Sonra gençleri korkuturlar.
Sonra çocuklara bile ne düşüneceklerini öğretmeye kalkarlar.
Bugün İran’da yaşananlar bir “kışkırtma” ya da “dış güçlerin oyunu” değildir. Bu, yıllarca bastırılmış duyguların, ezilmiş hayatların, yok sayılmış bireylerin bir noktada artık nefessiz kalıp patlamasıdır. İnsan ruhu uzun süre hapsedilemez. Bir toplumun üzerine ne kadar örtü örtülürse örtülsün, gerçekler bir gün o örtüyü yırtar.
Kadınların sokakta saçlarını açması bir provokasyon değil,
“Ben buradayım” demesidir.
Genç kızların ölümü göze alması bir isyan değil,
“Ben insanım” çığlığıdır.
Biz Türkiye’de bunu çoğu zaman unutuyoruz. Cumhuriyetin, laikliğin, kadın haklarının, eğitim özgürlüğünün ne anlama geldiğini, onları kaybetme ihtimaliyle yüzleşmeden tam olarak kavrayamıyoruz. Oysa bugün İran’a baktığımızda şunu çok net görüyoruz:
Özgürlük bir lüks değil, hayatta kalma meselesidir.
Atatürk bu ülkeyi sadece düşmanlardan değil, karanlıktan da kurtardı. Kadına seçme ve seçilme hakkı verirken, kız çocuklarını okula gönderirken, din ile devlet işlerini ayırırken aslında bir şey söylüyordu:
“Sizi kimseye kul ettirmeyeceğim.”
Bugün İran’da sokaklarda yürüyen o kadınlar da tam olarak bunu istiyor. Kul olmak istemiyorlar. Korkuyla yaşamak istemiyorlar. Kendilerine biçilen rolleri reddediyorlar.
Bir toplum özgürlüğünü kaybettiğinde önce kadınlar kaybeder.
Sonra çocuklar.
Sonra gelecek.
Ve en son herkes.
İran’da gördüğümüz şey kaos değil.
Bu, bastırılmış insanlığın yeniden nefes alma çabasıdır.
Ve nefes almak, en temel haktır.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Füsun Deniz YILMAZ
Özgürlük Bastırıldığında Patlar
Bugün İran’da sokaklara çıkan kadınları, çocuklarını kucaklarına alıp barikatların önüne yürüyen anneleri, başörtüsünü bir sembol değil bir zincir olarak gören genç kızları izlerken insanın içi ürperiyor. Çünkü o görüntüler yalnızca İran’a ait değil. O görüntüler, tarihin her döneminde susturulmuş her toplumun aynasıdır.
Ve o aynaya baktıkça Atatürk’ün bize bıraktığı en büyük mirası daha iyi anlıyoruz:
Düşünme özgürlüğü.
İnsanı hayvandan ve bitkiden ayıran en temel özellik düşünebilmesidir. Ama düşünmek sadece akıl yürütmek değildir. Düşünmek; itiraz etmektir. Sorgulamaktır. Korkmadan “hayır” diyebilmektir. Kendi hayatının öznesi olabilmektir.
Baskıcı rejimler bunu bilir.
Bu yüzden önce düşünceyi hedef alırlar.
Önce kadını sustururlar.
Sonra gençleri korkuturlar.
Sonra çocuklara bile ne düşüneceklerini öğretmeye kalkarlar.
Bugün İran’da yaşananlar bir “kışkırtma” ya da “dış güçlerin oyunu” değildir. Bu, yıllarca bastırılmış duyguların, ezilmiş hayatların, yok sayılmış bireylerin bir noktada artık nefessiz kalıp patlamasıdır. İnsan ruhu uzun süre hapsedilemez. Bir toplumun üzerine ne kadar örtü örtülürse örtülsün, gerçekler bir gün o örtüyü yırtar.
Kadınların sokakta saçlarını açması bir provokasyon değil,
“Ben buradayım” demesidir.
Genç kızların ölümü göze alması bir isyan değil,
“Ben insanım” çığlığıdır.
Biz Türkiye’de bunu çoğu zaman unutuyoruz. Cumhuriyetin, laikliğin, kadın haklarının, eğitim özgürlüğünün ne anlama geldiğini, onları kaybetme ihtimaliyle yüzleşmeden tam olarak kavrayamıyoruz. Oysa bugün İran’a baktığımızda şunu çok net görüyoruz:
Özgürlük bir lüks değil, hayatta kalma meselesidir.
Atatürk bu ülkeyi sadece düşmanlardan değil, karanlıktan da kurtardı. Kadına seçme ve seçilme hakkı verirken, kız çocuklarını okula gönderirken, din ile devlet işlerini ayırırken aslında bir şey söylüyordu:
“Sizi kimseye kul ettirmeyeceğim.”
Bugün İran’da sokaklarda yürüyen o kadınlar da tam olarak bunu istiyor. Kul olmak istemiyorlar. Korkuyla yaşamak istemiyorlar. Kendilerine biçilen rolleri reddediyorlar.
Bir toplum özgürlüğünü kaybettiğinde önce kadınlar kaybeder.
Sonra çocuklar.
Sonra gelecek.
Ve en son herkes.
İran’da gördüğümüz şey kaos değil.
Bu, bastırılmış insanlığın yeniden nefes alma çabasıdır.
Ve nefes almak, en temel haktır.