Bazı hikâyeler izlenmez; insanın içine yerleşir. İzlediğim uyarlama, bana bir kez daha şunu hatırlattı: Masumiyet Müzesi sadece bir aşk hikâyesi değil, kalbin suç mahallidir. Ve o suçun faili çoğu zaman insanın kendisidir.
Orhan Pamuk bu hikâyeyi yazarken yalnızca bir adamın takıntısını değil, toplumun sessizce kabullendiği duygusal ikiyüzlülüğü de anlatmış sanki. Çünkü biz o dünyaya yabancı değiliz. Doğru kişiyle yaşayıp yanlış kişiyi sevmeyi bilen bir toplumuz. Mantığın yanında oturup kalbin adını fısıldayan insanlarız.
Dizide —ya da hikâyenin hangi hâline dokunursak dokunalım— en çarpıcı şey şu:
Aşk yaşanırken değil, saklanırken büyür.
Bir adam düşün; hayatını kusursuz gösterecek seçimler yapıyor. Uygun kadın, uygun çevre, uygun gelecek. Ama kalbi bütün planları sabote ediyor. Çünkü kalp mantıkla pazarlık yapmaz. O ya sever ya susar. Ve sustuğunda bile vazgeçmez.
İnsan bazen sevdiğini değil, sevemediğini unutamaz.
Bazen yaşanan değil, yarım kalan iz bırakır.
İşte bu yüzden herkesin içinde görünmeyen bir müze vardır. Kimsenin bilmediği, anahtarı kimseye verilmeyen… Cam fanuslarda saklanan anılar, dokunulmamış eşyalar, atılamayan mesajlar, silinemeyen bakışlar… Dışarıdan bakınca hayat tertipli görünür; ama içeride raf raf dizilmiş duygular vardır. Tozlanmasın diye hatırlanan, unutulmasın diye acıtan.
Ve belki en sarsıcı gerçek şudur:
İnsan hayatında bir kez gerçekten sever.
Sonrası ya tekrar etmeye çalışmaktır
ya da saklamaya.
Kim bilir…
Aramızdan kaç kişi geceleri kendi müzesinde nöbet tutuyor?
Kaç kişi geçmişe dokunmamak için bugünü sessiz yaşıyor?
Kaç kişi mutlu görünerek kalbini inkâr ediyor?
Masumiyet bazen hiç günah işlememek değildir.
Bazen en büyük günahı kalbinde saklayacak kadar cesur olmaktır.
“Bazı aşklar yaşanmaz; saklanır. Ve insan en çok sakladığı yerde kendini ele verir.”
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Füsun Deniz YILMAZ
MASUMİYET MÜZESİ VE KALBİN SAKLI ODALARI
Bazı hikâyeler izlenmez; insanın içine yerleşir. İzlediğim uyarlama, bana bir kez daha şunu hatırlattı: Masumiyet Müzesi sadece bir aşk hikâyesi değil, kalbin suç mahallidir. Ve o suçun faili çoğu zaman insanın kendisidir.
Orhan Pamuk bu hikâyeyi yazarken yalnızca bir adamın takıntısını değil, toplumun sessizce kabullendiği duygusal ikiyüzlülüğü de anlatmış sanki. Çünkü biz o dünyaya yabancı değiliz. Doğru kişiyle yaşayıp yanlış kişiyi sevmeyi bilen bir toplumuz. Mantığın yanında oturup kalbin adını fısıldayan insanlarız.
Dizide —ya da hikâyenin hangi hâline dokunursak dokunalım— en çarpıcı şey şu:
Aşk yaşanırken değil, saklanırken büyür.
Bir adam düşün; hayatını kusursuz gösterecek seçimler yapıyor. Uygun kadın, uygun çevre, uygun gelecek. Ama kalbi bütün planları sabote ediyor. Çünkü kalp mantıkla pazarlık yapmaz. O ya sever ya susar. Ve sustuğunda bile vazgeçmez.
İnsan bazen sevdiğini değil, sevemediğini unutamaz.
Bazen yaşanan değil, yarım kalan iz bırakır.
İşte bu yüzden herkesin içinde görünmeyen bir müze vardır. Kimsenin bilmediği, anahtarı kimseye verilmeyen… Cam fanuslarda saklanan anılar, dokunulmamış eşyalar, atılamayan mesajlar, silinemeyen bakışlar… Dışarıdan bakınca hayat tertipli görünür; ama içeride raf raf dizilmiş duygular vardır. Tozlanmasın diye hatırlanan, unutulmasın diye acıtan.
Ve belki en sarsıcı gerçek şudur:
İnsan hayatında bir kez gerçekten sever.
Sonrası ya tekrar etmeye çalışmaktır
ya da saklamaya.
Kim bilir…
Aramızdan kaç kişi geceleri kendi müzesinde nöbet tutuyor?
Kaç kişi geçmişe dokunmamak için bugünü sessiz yaşıyor?
Kaç kişi mutlu görünerek kalbini inkâr ediyor?
Masumiyet bazen hiç günah işlememek değildir.
Bazen en büyük günahı kalbinde saklayacak kadar cesur olmaktır.
“Bazı aşklar yaşanmaz; saklanır. Ve insan en çok sakladığı yerde kendini ele verir.”