Bir insan öldü.
Ama mesele ölüm değil.
Mesele… arkasından kalan.
Bir hayat düşün…
Ekranlarda, gazetelerde, manşetlerde yıllarca büyütülmüş.
Sözleri dinlenmiş, cümleleri alkışlanmış.
Bir dokunuşuyla insanları yukarı taşımış.
Sonra ne oldu?
Öldü.
Ve ardından…
dua değil, tartışma kaldı.
Rahmet değil, hesaplaşma.
Bizim bir geleneğimiz var derler ya…
“Ölünün arkasından konuşulmaz.”
Doğru.
Ama kimse şunu sormuyor:
İnsan, arkasından ne konuşulacağını yaşarken belirlemez mi?
Bu olayda beni en çok etkileyen ne biliyor musunuz?
Bir insanın son cümlesi.
Kedini emanet edecek birine ihtiyaç duyacak kadar kırılgan…
Ama “kedim” diyemeyecek kadar yalnız.
“Kediye iyi bakın” demek…
Ama “benim” diyememek…
İşte orası insanın içine dokunuyor.
Çünkü bir insanın hayatındaki en büyük yoksulluk,
parası değil…
aidiyetsizliğidir.
Şöhretin, gücün, paranın hiçbir anlamı yok…
Eğer bir gün, son cümleni kurarken
“benim” diyebileceğin bir şeyin yoksa.
Bugün insanlar öfkeyle konuşuyor.
Beddualar savuruyor.
Geçmişi döküyor.
Ama kimse aynaya bakmıyor.
Çünkü gerçek şu:
İnsanlar ölünce değil…
yaşarken yalnızlaşır.
Kırgınlıklarını yönetemeyen,
öfkesini tutamayan,
kalp kırmayı alışkanlık haline getiren herkes…
Bir gün aynı sona yürür.
Sessiz…
ve sahipsiz.
Erol Köse’nin hayatı bize bir şey öğrettiyse o da şu:
İnsan ya hatırlanır…
ya konuşulur.
Ama çok azı…
özlenir.
Yalan dünya dedik ya…
Yalan olan dünya değil aslında.
Yalan olan,
kalıcı olduğunu sandığımız ilişkiler,
dokunmadan geçtiğimiz insanlar,
önemsemeden kırdığımız kalpler.
Bir gün herkes gidecek.
Ama mesele gitmek değil.
Mesele…
Giderken arkanda ne bıraktığın.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Füsun Deniz YILMAZ
Erol Köse bize ne öğretti?
Bir insan öldü.
Ama mesele ölüm değil.
Mesele… arkasından kalan.
Bir hayat düşün…
Ekranlarda, gazetelerde, manşetlerde yıllarca büyütülmüş.
Sözleri dinlenmiş, cümleleri alkışlanmış.
Bir dokunuşuyla insanları yukarı taşımış.
Sonra ne oldu?
Öldü.
Ve ardından…
dua değil, tartışma kaldı.
Rahmet değil, hesaplaşma.
Bizim bir geleneğimiz var derler ya…
“Ölünün arkasından konuşulmaz.”
Doğru.
Ama kimse şunu sormuyor:
İnsan, arkasından ne konuşulacağını yaşarken belirlemez mi?
Bu olayda beni en çok etkileyen ne biliyor musunuz?
Bir insanın son cümlesi.
Kedini emanet edecek birine ihtiyaç duyacak kadar kırılgan…
Ama “kedim” diyemeyecek kadar yalnız.
“Kediye iyi bakın” demek…
Ama “benim” diyememek…
İşte orası insanın içine dokunuyor.
Çünkü bir insanın hayatındaki en büyük yoksulluk,
parası değil…
aidiyetsizliğidir.
Şöhretin, gücün, paranın hiçbir anlamı yok…
Eğer bir gün, son cümleni kurarken
“benim” diyebileceğin bir şeyin yoksa.
Bugün insanlar öfkeyle konuşuyor.
Beddualar savuruyor.
Geçmişi döküyor.
Ama kimse aynaya bakmıyor.
Çünkü gerçek şu:
İnsanlar ölünce değil…
yaşarken yalnızlaşır.
Kırgınlıklarını yönetemeyen,
öfkesini tutamayan,
kalp kırmayı alışkanlık haline getiren herkes…
Bir gün aynı sona yürür.
Sessiz…
ve sahipsiz.
Erol Köse’nin hayatı bize bir şey öğrettiyse o da şu:
İnsan ya hatırlanır…
ya konuşulur.
Ama çok azı…
özlenir.
Yalan dünya dedik ya…
Yalan olan dünya değil aslında.
Yalan olan,
kalıcı olduğunu sandığımız ilişkiler,
dokunmadan geçtiğimiz insanlar,
önemsemeden kırdığımız kalpler.
Bir gün herkes gidecek.
Ama mesele gitmek değil.
Mesele…
Giderken arkanda ne bıraktığın.