Gün geçmiyor ki bu ülkede sabahları hayret, öfke ve derin bir keder karışımı bir duyguyla uyanmayalım. Her gün bir başka trajedinin, bir başka adaletsizliğin tam ortasına düşüyoruz. Ama son günlerde tanık olduğumuz bir olay var ki, toplum olarak pusulamızı, vicdanımızı ve en önemlisi de "neyi, neden tartışmamız gerektiği" algısını ne kadar kaybettiğimizi bir kez daha yüzümüze çarptı.
Alaçatı’da, o hepimizin "cennet" diye bildiği, tatil hayalleri kurduğu beldede gencecik bir insan, hayatının baharında bir cinayete kurban gitti. Can Polat… Bir anne babanın evladı, güpegündüz, adeta Teksas filmlerini aratmayan bir çete hesaplaşmasının, bir barbarlığın ortasında yaşamdan koparıldı.
Peki, sosyal medya neyi konuştu? Kamuoyu neye odaklandı?
Öldürülen o gencin, Can Polat'ın elinden alınan geleceğine mi? Hayır.
Turizm cennetlerimizin nasıl birer silahlı çatışma alanına döndüğüne mi? Hayır.
Bireysel silahlanmanın ve cezasızlık algısının ulaştığı ürkütücü boyuta mı? Yine hayır.
Herkes, ölen gencin patronu ve akrabası olan Dilan Polat’a saldırmakla, onu ve ailesini yerin dibine sokmakla meşguldü. Cenaze görüntülerinin altına yazılan yorumları okurken insanlığımdan utandım. Ortada duran taze bir cesede, bir ailenin feryadına bakıp; nefretlerini, öfkelerini ve magazinel hınçlarını bir kadının üzerine kusan koca bir güruh…
Severiz ya da sevmeyiz; geçmişteki adli süreçlerini, yaşam tarzlarını eleştiririz ya da onaylamayız. Bu ayrı bir tartışma konusudur. Fakat sormak istiyorum: Alaçatı'nın göbeğinde patlayan o silahlarda, o korkunç cinayette tek sorun, hedef tahtasına koyduğunuz o kadın mı?
Toplum olarak çok tehlikeli bir refleks edindik: Günah keçisi yaratma kolaycılığı.
Ülkede asayiş alarm veriyor, çeteler sokaklarda cirit atıyor, can güvenliğimiz pamuk ipliğine bağlı; ama biz yapısal sorunları, denetimsizliği, sınır tanımayan şiddeti konuşmak yerine, nefret etmesi en kolay, reytingi en yüksek figüre yöneliyoruz. Çünkü derin bir sosyolojik krizi, güvenlik zafiyetlerini masaya yatırmak zahmetli iş. Bir magazin figürüne klavye arkasından hakaret etmek ise çok konforlu bir deşarj yöntemi.
Biz Dilan Polat’ı linç ederken, o tetiği çeken eller, o silahları bu kadar rahat kuşanabilen zihniyet aramızda dolaşmaya devam ediyor. Biz magazinel bir öfkeyle kendimizi tatmin ederken, sokaklarımız biraz daha tekinsizleşiyor.
Gencecik bir Can toprağa düştü. Ve biz o canın hesabını sormak, "Neden korunamıyoruz?" demek yerine, yine magazin soslu bir nefret ayininin figüranları olmayı seçtik.
Kusura bakmayın ama bu olayda konuşulacak o kadar çok, o kadar hayati konu var ki… Bizim tek derdimiz o kadınsa, vay halimize. Çünkü asıl trajedi, bir insanın ölmesi kadar, toplumun o ölüm karşısında gösterdiği bu körlüktür.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Füsun Deniz YILMAZ
DİLAN POLAT
Gün geçmiyor ki bu ülkede sabahları hayret, öfke ve derin bir keder karışımı bir duyguyla uyanmayalım. Her gün bir başka trajedinin, bir başka adaletsizliğin tam ortasına düşüyoruz. Ama son günlerde tanık olduğumuz bir olay var ki, toplum olarak pusulamızı, vicdanımızı ve en önemlisi de "neyi, neden tartışmamız gerektiği" algısını ne kadar kaybettiğimizi bir kez daha yüzümüze çarptı.
Alaçatı’da, o hepimizin "cennet" diye bildiği, tatil hayalleri kurduğu beldede gencecik bir insan, hayatının baharında bir cinayete kurban gitti. Can Polat… Bir anne babanın evladı, güpegündüz, adeta Teksas filmlerini aratmayan bir çete hesaplaşmasının, bir barbarlığın ortasında yaşamdan koparıldı.
Peki, sosyal medya neyi konuştu? Kamuoyu neye odaklandı?
Öldürülen o gencin, Can Polat'ın elinden alınan geleceğine mi? Hayır.
Turizm cennetlerimizin nasıl birer silahlı çatışma alanına döndüğüne mi? Hayır.
Bireysel silahlanmanın ve cezasızlık algısının ulaştığı ürkütücü boyuta mı? Yine hayır.
Herkes, ölen gencin patronu ve akrabası olan Dilan Polat’a saldırmakla, onu ve ailesini yerin dibine sokmakla meşguldü. Cenaze görüntülerinin altına yazılan yorumları okurken insanlığımdan utandım. Ortada duran taze bir cesede, bir ailenin feryadına bakıp; nefretlerini, öfkelerini ve magazinel hınçlarını bir kadının üzerine kusan koca bir güruh…
Severiz ya da sevmeyiz; geçmişteki adli süreçlerini, yaşam tarzlarını eleştiririz ya da onaylamayız. Bu ayrı bir tartışma konusudur. Fakat sormak istiyorum: Alaçatı'nın göbeğinde patlayan o silahlarda, o korkunç cinayette tek sorun, hedef tahtasına koyduğunuz o kadın mı?
Toplum olarak çok tehlikeli bir refleks edindik: Günah keçisi yaratma kolaycılığı.
Ülkede asayiş alarm veriyor, çeteler sokaklarda cirit atıyor, can güvenliğimiz pamuk ipliğine bağlı; ama biz yapısal sorunları, denetimsizliği, sınır tanımayan şiddeti konuşmak yerine, nefret etmesi en kolay, reytingi en yüksek figüre yöneliyoruz. Çünkü derin bir sosyolojik krizi, güvenlik zafiyetlerini masaya yatırmak zahmetli iş. Bir magazin figürüne klavye arkasından hakaret etmek ise çok konforlu bir deşarj yöntemi.
Biz Dilan Polat’ı linç ederken, o tetiği çeken eller, o silahları bu kadar rahat kuşanabilen zihniyet aramızda dolaşmaya devam ediyor. Biz magazinel bir öfkeyle kendimizi tatmin ederken, sokaklarımız biraz daha tekinsizleşiyor.
Gencecik bir Can toprağa düştü. Ve biz o canın hesabını sormak, "Neden korunamıyoruz?" demek yerine, yine magazin soslu bir nefret ayininin figüranları olmayı seçtik.
Kusura bakmayın ama bu olayda konuşulacak o kadar çok, o kadar hayati konu var ki… Bizim tek derdimiz o kadınsa, vay halimize. Çünkü asıl trajedi, bir insanın ölmesi kadar, toplumun o ölüm karşısında gösterdiği bu körlüktür.