Hava Durumu

Türkiye’de Tarikat ve Cemaatler

Yazının Giriş Tarihi: 29.09.2026 18:18
Yazının Güncellenme Tarihi: 29.09.2026 18:19

Tarikat, Allah’a hâs kul olmayı irâde ederek bir tabib-i hâzık-ı manevînin terbiyesinde seyr’ü sülûk etme , fıtrî istidâdanispetle mümkün olan insânî kemâlatı bir mürşid-i hakîkîninrefâkatinde tahsil etme, nefsânî zaaflardan arınarak mâsivâalâkalarından sıyrılma, kalbi ahlak-ı mekârim ile süsleyip nihâyeten “abdiyyet”makamına varma yoludur. O “ abdiyyet” makamı ki Kelime-i Tevhidde Efendimiz(A.S)’ın risaletvasfının önündeki sıfatıdır.

Tarikat meşguliyetinin asgarî şartı ise sahih bir itikâd ve şerîhududa bi hakkın riâyettir.

Zîra ancak bu aslî zemin üstüne bina kılınmış tarikat usul ve erkânının hakkı verilince şeriata tam inkıyâd ve iman-ı hakîkîmüyesser olur.Ve nihayet iş sûrî mütebaattan hakîkî mütebaataterfi eder.

Öyleyse tarikat, şerî hududu tanımaksızın her menhiyatı irtikab edip bir mürşid eteğine tutunmakla cehennemden halâs yolu değildir.

Tarikat, kendi şeyhini alabildiğince yüceltip, “bak benim şeyhim ne büyük” diye tefâhur sergileme yolu asla değildir.

Tarîkat , nispet iddia edilen yoldan başka bütün yolları kesik görme ve “benim tarîkimden başka hak tarîk yok” diye tekebbür etme yolu hiç değildir.

Tarîkat, mürîdânı çoğaltma , dükkanı genişletme derdiyle, gayesi manevî terbiye ve seyr-ü sülûk olan olmayan herkesi tekkeye alıp “en kalabalık dergâh bizim dergah” deme mevki ve mahalli değildir.

Tarikat babadan oğula intikal eden bir miras olmadığı gibi, başolma ve hükmetme anlamında eben an ceddin teşekkül eden bir saltanat asla değildir.

Tarikat, şeriatın emri gereği zaten yapılması gereken dînî tâlimtedris faaliyetlerini cemaat halinde yapalım deyip, bu kitleyi bir arada tutma ve motive etme adına vaz edilen manevi aidiyet kültürü de değildir.

Tarikat Allah’a takarrub hasıl etmek için aşkla takva yolunu iltizam etmektir. Mübahlardan, şüpheli şeylerden, mâlâyânîden ihtizar etme, ruhsatlardan dahi sarf-ı nazar ederek azimet ve ihtiyat yolunu tutma tavrıdır.

Gelgelelim Türkiye 1923’de Cumhurî rejime geçerken medreseler kapatılıp dini talim faaliyetleri yasaklanınca ulemâve müderrisler can derdine düşmüş, çeşitli tahkikat ve takibatlarla yıldırılmıştır. Böyle bir vasatta din ilimleri unutulmaya yüz tutunca bu ilimleri ne pahasına olursa olsun okutma vazifesini yüksek şuurda zülcenâheyn âlimler ve ehl-i tarik şahsiyetler deruhte etmiştir.O dönemde mâneviyatönderlerince çok hayatî bir hizmet yapılmış, İslam bu millet nezdinde unutulup gitmekten kurtarılmıştır. Lakin bu hizmetin tarikat ve tasavvuf erbabınca yapılması tarihî ve siyâsî şartlar gereği o döneme has konjektörel bir zarurettir ve tarikatın aslî unsur ve fonksiyonu haline getirilmemelidir.

Çünkü yeterli şartlar temin edildiğinde din ilimlerinin öğretilmesi mesuliyeti, medreselerin uhdesinde olup bu vazife tarikat geleneğine dayanmadan , sade cemaat , dernek ve vakıflar aracılığıyla da yapılabilir.

Türkiye’de halkın cahilleştirilmesi ve ehil hoca bulunamayışı, tarikat ehlini bu işi de sırtlanmaya yöneltmiştir evet lakin bu defa talim/tedris faaliyetleriyle terbiye teslik faaliyetleri bir birine karışmış, dini ilimlerle yolu kesişen herkese tarikat dersi verilmeye kalkışılmıştır.Maalesef bu hata da tarikat müessesesinin avam seviyesine indirilerek keyfiyet kaybına uğramasına sebep olmuştur.

Hal böyle olunca tarikat edeb ve erkanını hazmedememiş, hazmedecek fıtrî kabiliyeti de olmayan müridlerin elinde ve dilinde hurafeler türemiş, şeyhler yarıştırılmış, kevnî keramet anlatımı , rüyâ ve zuhûrat paylaşımı artmış, şeyhlerin menâkıbve sözleri ayet ve hadislerin önüne geçmiş, onları hoşnut etmek , Allah ve Rasülünü râzı etmekten, tarikat vazifelerini ve nafileleri ifa, şerî vazifeleri ve farzları ifadan ehemmiyetli görülür hale gelmiştir.

Bir dinî hizmetin icrası için işbirliği yapmayı tarikat faaliyeti zannetmek, cemaat/tarikat ayrımı yapamamak, cemaat gönüllüsü herkesi ehl-i tarik saymak, cemaat ya da parti liderini şeyh zannetmek hep bu zemin kaymasının ve mefhum kargaşasının neticesinde olmuştur.

Tarikat ehli, mevkilerinin mahiyeti gereği gözünü cennet ve nimetlerinin ötesinde cemâlullah ve rızâ-i ilâhî gibi daha mücerret ihsanlara çevirdiğinden, hiç öyle olmadığı halde kendini ehl-i tarik gören avam zümre, cehennemden necâtberaatlerinin peşinen alınmış olduğu zehabına kapılmaya başlamışlar, amel ve ahlakları şerî dahî olmadığı halde nefislerini azap ve cezadan emniyette görme telakkîsini tüm tavırlarına aksettirmişlerdir.

Elif bâ’yı, asgarî ilmihal bilgilerini, ana hatlarıyla siyeritekkede öğrenen herkes kendini tarikat ehli görüp, ders okuduğu hocasını da yer yüzünün en âlim şeyhi zannedince hakîkî müridler ile avam müslümanlar tefrik edilemez hâl almış, işin tadı da havası da kaçmıştır.

Şimdi bu kalabalıklar elinde bozulmuş şeriat/tarikat telâkkîlerinin tashih edilmesi lazım.

Evet “ kişi sevdiğiyle beraberdir” , “ sâdıklarla maiyyet” fâidelidir, mümin “ O’na vesile” aramalı, hak ve hayırda ona tâbî olmalıdır ammâ bu her yerinden harama bulananı, hududtanımayanı bir pirin eteğine yapışmakla kurtulma umuduna itmemelidir. Zira Hz.Peygamberin ;Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.” buyurduğu göz ardı edilerek inşa edilecek bir şefaat telakkisi mümini ebedî helâke ve hüsrana götürebilecektir.

Velîden istimdâd mukâbilinde icâbet ve himmet, şerî hududa riayet ve hulûs ile hizmete vâbestedir.O dahî Allah’ın izniyledir.

Ayrıca nassen beyan edilmiş istisnâlar hariç şahsı muayyenler itibariyle akıbetler bizce mâlum ve katî olmadığı için bu hususta hüsn’ü zannın ayarını kaçırmamak gerekir.

Netekim Fatiha Suresinde Rabbimiz bize her hangi bir şahs-ı muayyenin değil “nimetlerine erdirdiklerinin yoluna hidayet et” dedirterek (şerî istisnalar hariç) hayatî ve hassas bir ilke öğretmektedir.

Tüm bu sebeplerle iman, istikamet ve kemalâtınıgördüklerimiz hakkında hüsn-ü zan ve tebriede , muhabbet ve teveccühte ölçülü olmak ve Fatiha’da zikredilen mükemmel kaideye riayet etmek gerekir.

Hulasaten, Türkiye’de fonksiyonlar karışınca mahiyetler karışmış, şeriatsız bir tarikat mümkünmüş gibi şeriatsız insanlar, tarikat nispeti iddia eder olmuştur.

Bu nevi sahte müridler , masiyetlerine bir keffaret olarak tariklerine ve pirlerine fart-ı muhabbetle bağlanma, onları aşırı yücelterek tatmin olma gibi vartalara düşmüşlerdir. Bu nevi kabasofta ham yobazların taassupları ümmet için dışlayıcılık tevlit edici ve umumî kardeşliği reddedici hal almıştır.

Bunu düzeltmek, tarikatı tarikat ehli meşâyıh-ı kirâma, şerîhizmetleri gönüllülerine, talim tedris hizmetlerini ulemaya, ilmihal,ahlak ve siyer kitaplarını ümmetin umumuna tevdi etmek ve herkese had ve hakkını hatırlatmakla mümkündür.

Efendimiz (A.S)“ insanlar madenler gibidir” buyurmuştur. Buradan şunu anlıyoruz ki kömürün bakır, bakırın gümüş,gümüşün altın olmayacağı mâlûm olduğu gibi, fıtraten tarikat tecrübesine müsait olmayanları veya kabiliyeti körelmiş olanları müridliğe kaydedivermek mahzurlar doğurabilir.

“Emanetlerin ehline tevdiini” emir buyuran Cenâb-ı Hak, ehil olmayanın elinde emanetlerin zayi edileceğini en iyi bilendir.Yani aslında “Ehl-i tarikim” demek zor iştir. Ama bu gün mefhumun içi boşaltıldığından kolay zannedilir olmuştur. Tarikat ve Şeriat mefhumlarına dair bu muhteva sapması düzeltilmeden ve her ikisinin ehli yerini bilmeden bu işler düzelmez.

“Allah’ü âlemü bissavâb”

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.