Hava Durumu

NÜFUS-EVLİLİK YAŞI-AİLE

Yazının Giriş Tarihi: 17.04.2026 12:04
Yazının Güncellenme Tarihi: 17.04.2026 12:07

Tüm batı dünyasında olduğu gibi Türkiye’de de nüfus hızla yaşlanıyor, evlilik oranları düşüyor, evlenme yaşı yükseliyor, boşanmalar artıyor, doğum rakamları azalıyor.

Millî Mücadele sonrasında 14 milyonken 2023 itibariyle 85 milyona ulaşan ülke nüfusu ve 1927’den başlayarak belli periyotlarla yapılan nüfus sayımı verileri birlikte değerlendirildiğinde 2000 sonrasında nüfus artış hızımızı kaybettiğimizi görüyoruz. Bu manzaranın ardındaki sosyal ve psikolojik sebepleri kendi zâviyemden resmetmeye çalışacağım.

70 ve 80’lerin umumiyetle fakir Türkiye’sinde hayata dair hayallerini bir türlü gerçekleştiremeyen, bedeni kırsaldan şehre, ruhu gelenekten moderne hicret ederken hesap edemediği maddî mânevî maliyetlerle karşılaşan ebeveynler, evlatlarını da erken yaşlarda hayat gâilesinin içine atarak ayakta kaldılar. Fizîkî ve teknik mahrumiyetlerin kucağında çalışarak, didinerek, savaşarak, birbirine dayanarak var olmuş bu aile ve akrabalar müteâkip kuşaklara temelleri atılmış ama ikmal edilememiş yeni bir sosyo ekonomik düzen bıraktılar. 90’lar ve 2.000’lerin başında dünyaya gözünü açan nesiller iş bu tam modernleşememiş , ama batılılaşmayı şiddetle arzu eden, Avrupa toplumlarının ürettiği değer yargılarını putlaştırmış ve batıdan ne gelirse güzel kabul etmiş anne babaların çocuklarıydı.

Batıdan ithal edip peşin kabul ettiğimiz bu değer yargılarına göre yoksullukla mücadelede aile planlaması gerekliydi, üreme derhal yavaşlatılmalıydı.Dünyaya gelmesine vesile olunan çocuklar ise öz güvenli yetiştirilmeli, öfke yöneltmek ve ceza vermek suretiyle ezikliğe ve pasifliğe itilmemelilerdi.Çok para kazanmak için mutlaka diplomalı olunmalıydı.Sanat, zenaat, ticâret, tarım, hayvancılık, işçilik, ustalık iktisâdî anlamda hep mağduriyet doğururdu ve bu sebeple tahsil şarttı. Şehir mazhariyet, köy mahrumiyet, apartman medeniyet, çiftçilik eziyetti.

Bu zihnî vasat, sürekli korumacı bir yaklaşımla hayata dair her hangi bir mücadeleye atılmasına müsâade edilmemiş, “henüz beceremez” güvensizliğiyle fıtrî tüm kabiliyetleri zamanla körelmiş, fizîkî ve aklî gelişimi itibariyle bizzat mesuliyet alabilecek yaşa geldiği halde etrafına bağımlı yaşamaktan hiç bir hicab duymayan erkek evlatlar üretmiştir. Öte taraftan bir erkeğe zevce olmayı ferdî hürriyetinden gönüllü vazgeçiş gören, aile olmayı dört duvar arasına sıkışıp kalmak ve bitmez tükenmez bir esâret telakkî eden, çocuk ve anneliği meslekî kariyer basamaklarını tırmanmanın en mühim engeli bilen kız evlatlar türedi.

Her şeye rağmen bu nesil anne babalarından mahrumiyet zamanlarının hikayesini dinlemiş, hayli kalabalık akrabalar ve çocuklarla cıvıl cıvıl geçen bayramların son örneklerine yetişmiş, anneanne babaanne nezâretinde aile olmanın lezzetini tatmıştı.

Bu sebeple yüzlerini moderniteye dönmüş olsalar bile geleneğe henüz yabancılaşmamışlardı.

Erkekler biraz geç olsa da ite kaka, düşe kalka hayata adapte oldular. Geç gelmiş öz güven, yatırım ve teşebbüs hamlelerinde doğru zamanlamayı yakalama imkanı vermeyince madden çok inkişâf edemediler ama ev geçindirecek ve saygınlık temin edecek meslek, iş ve kazançları oldu.

Kızlar için tahsil mühim ve öncelikli de olsa evlenilmeli, kariyer ve iş hayatını kısa bir paranteze alıp bir iki çocuk yapılmalı , biraz serpilince nine dedeye yahut kreşe verip çalışmaya devam edilmeliydi.Öyle de yapıldı.

Ama evlatlar hakkında korumacılık ve şımartma tavrı, modern tabulara tam riayet , özgürlüklerine ve benliklerine aşırı saygı bu nesilde bir önceki kuşağa nispetle daha belirgin hale geldi ve maalesef olan oldu.

Biz şu an pamuklara sarıp sarmalanmaktan bir türlü ferdiyet kazanamayan, “biriciksin” denile denile kendini herkes için “biricik” zanneden, “benim evladım başka” okşamalarıyla egosu fazlaca şişirilmiş, “aman travmaya sebebiyet vermeyelim” denilerek bir dediği iki edilmemiş ve gitgide etrafındakilerin onun için yaşaması ve onu memnun etmesi gerektiğine inanmış fakat başkası söz konusu olduğunda hiç bir müspet gayret göstermeyen erkek evlatlar devrini yaşıyoruz.

Kız evlatlar, değil eş adaylarıyla görüşmek evlenmek hakkında konuşmaktan bile istinkâf ediyorlar. Dilediklerini yiyemeyecek, dilediklerini giyemeyecek, diledikleri yere gidemeyecek, diledikleriyle gezip tozamayacaklarsa niçin evlilik boyunduruğuna girsinler ki? Mesleklerini elde edemezlerse elin erkeğine el açma zilleti var. Başkasından alınanın hesabını verme sıkleti var. Boşarsa ortada kalma mihneti , boşamazsa her türlü zulmüne boyun eğme külfeti var.

Hele ki bu gençlerin inkıyâd ettikleri dînî veya ahlâkîdeğerleri yoksa ya da bu değerlerle alakaları zayıfsa sıkıldıkça yenileyebilecekleri flört imkanı varken bir kişiye bağlanmak ve sürekli onunla hayat sürmek hiç mantıklı görünmüyor onlara.

Tüm bunların üstüne bir de ailede ya da akrabalarda sürekli geçimsizlik ve didişme durumu veya boşanma öyküsü varsa. Sahipsiz kalmış çocuklara, zorluklarla mücadele eden perişan kadınlara , alkolik olmuş babalara , her taraftan dağılmış psikolojilere şahit olmuşlarsa bu gençleri evliliğe ikna etmek baya çileli bir iş.

Şeytan maddi endişeler, manevi korkularla izdivaç yolunu öyle kötü bir yol olarak sunuyor ki evlenmeme seçiminin de benzer ve hatta daha ağır neticelerinin olabileceği gözden kaçıyor.

Yalnızlık, sahipsizlik, evlatsızlık, anne babanın vefatından sonra tamamen kimsesizlik göz ardı ediliyor ve 1+1 evlerde kedi köpeğiyle bir başına yaşayan, fenalaşsa yardım edeni, vefat etse haber vereni olmayan yaşlı bireylerin sayısı her geçen gün artıyor.

Çünkü insanlar artık ekonomide de insan ilişkilerinde de garanti bekliyorlar. Hayat garanti vermeyince kendilerince riske girmiyor, kendi kabuklarında kalıyorlar. Fakat bu defa o tercilerin neticeleriyle imtihanlar başlıyor.

Etrafımda güzel, zengin, iş sahibi, temiz eş arayan erkeler dolu. Yaşı gelmiş bir sürü bekar kızımız varken evlenemiyorlar. Hâkezâ yaş olarak son raddelere gelmiş kızlar , ev, araba, iş , nezaket, kültür, asalet diye diye her tâlibi eleye eleye evde kalıyorlar.

Mükemmellik ve garanti kovalamak uygun adayların da üstünün çizilmesine sebep olunca seneler akıp gidiyor, kapılar bir bir kapanıyor. Sonra kriterler düşürülse bile bu defa kendi cazibesini yitirmiş adaylar, karşı kriterlere takılıyor ve “bundan sonra zaten olmaz” psikolojisiyle bir hayat ölümü beklemeye başlıyor.

Evi, arabası, işi ve sair imkanları olsa da sahipleneni, seveni, sevdiği, sohbet edebileceği yâri yârânı olmayan orta yaş bakiyeleri yanlış tercihler yaptıklarını, genç , güzel, güçlü ve anne babasıylayken sergilediği istiğnâ tavrının hesap hatalarıyla dolu olduğunu görüyor ama durumu düzeltemiyorlar. Yaş ilerledikçe aslında vaziyet daha da vahimleşiyor ama modern toplum bunları görünmezliğe mahkum ettiği için o derin çöküşü yakın muhit hariç kimse bilmiyor.

Ekonomi merkezli kariyer takvimi kadın fıtratındaki bulüğ ve doğurganlık takvimine uymadığında ilkini önemseyenler 35 yaşından sonra tabib tabib dolaşıp evlat sahibi olmanın formüllerini arıyor, tüp bebek veya başka çözüm yollarıyla telafi kovalıyor , bu yolda hayli masraf etse bile netice alamayabiliyor…

Tüm bu obsesyonlara rağmen mezkur kuşak yine az çok müşterek hayat kurulabilecek insanlardı. 2010 sonrası kuşak bencilliği o derece zirveye taşımış durumda ki bazısı evliliğe kurumsal olarak karşı, bazısı evlense de çocuk yapmaya sıcak bakmıyor. Feminizm ve cinsiyetsizlik üzerinden bir aile ve sosyal yapı tasavvurları olduğu için müşterek hayat için “ev içi işler” , “ ev dışı işler” gibi fıtrî taksimleri asla kabul etmiyorlar. Çocuk mevzusunu tamamen nesneleştirmişler. “Hazır olduğumuzda taşıyıcı annelik dahil düşünür,çözeriz” modundalar. İdeal olanı bakıcılı ev görseler de bu mümkün değilse çocuk bakımı, yemek , temizlik ve her nevi ev işini herkes yapmalı tutumunda ısrarcılar. “Kimse kimsenin özgürlüğüne müdahale etmemeli”, “kazandığım parayı yalnız kendim için harcayabilmeliyim”, “eşlerin aileleriyle görüşme zorunluluğu da neyin nesi ben onlarla mı evleniyorum”, “kıyafetime, seyahatime ve arkadaşlıklarıma müdahale ettirmem” şeklinde özetlenebilecek mottolarla rep şarkısı tadında atarlı giderli ve eyvallahsız yaşayan bu tuhaf nesil komple sıkıntılı. Geleneğe yabancı, insana yabancı . Kendine yabancı. Acziyet görmemiş, yokluk çekmemiş, dayak yememiş, haddi bildirilmemiş, biteviye şımartılmış ve kendisini matah bir nimet zannetmiş kilinik vakalar.

Dünya bu tiplerle nasıl bir hal alır bunu kestirmek oldukça güç. Aidiyetleri, kimlikleri, sınırları, sabiteleri yok. Bu veriler olmadı mı istikametlerini tespit etmek ve sıhhatli bir öngörüde bulunmak da hayli zor. Bu derece sekülarizm ve rasyonalite ya kıyamete ya cihanşümul bir felakete çarpar. İnsanın acziyetini, zâtî fakirliğini, muhtaciyetini iliklerine kadar hissedeceği ve haddini hatırlayacağı bir yeniden doğuş fırsatı insanlığa son kez verilir mi emin değilim.

Asr Suresinin ezelen ve ebeden ifade ettiği bir hakikat var ki “İnsanın hüsranda oluşu” genel kaide, “kurtuluş” ise istisnadır.

Rabbim rızasına erdirdiği müstesna kullarından eylesin.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.