Hava Durumu

BOŞANMA VE ÇOCUK 

Yazının Giriş Tarihi: 16.05.2026 14:25
Yazının Güncellenme Tarihi: 16.05.2026 14:26

Meslekte yirminci yılına yaklaşmış bir avukatım. Bir çok boşanma davasında davacı ya da davalı taraf vekili olarak vazife yaptım.Herkes bilir ki nikah kadar talâk da insânî bir durumdur.Şartlar öylesine menfî gelişir ki evlilik bir çıkmaza girer, sevgi saygı biter, hatta tahammülsüzlük ve düşmanlık başlar ve artık yolların ayrılması gerekir.

Güzel hayaller ve ebediyete değin beraber olma niyetleriyle başlayan müşterek hayat farklı sebeplerle sürdürülemez hâle gelince taraflar evlilik akitlerini nizâlı ya da nizâsız fesh etmek mecburiyetinde kalıyorlar. Haklı haksız, anlamlı anlamsız, değecek değmeyecek, doğru yanlış bir sürü sebeple birlikteliklerine nihâyet verebiliyorlar.

Sonlandırmaya konu bu evliliklerden henüz çocuk dünyaya gelmemişse her iki tarafın ittifakla aldığı veya bir tarafın karşı taraf kusurlu olmak kaydıyla kendi hayatına dair tek başına aldığı bu karara diyecek bir şey yok elbet. Ama müşterek çocuk varsa mesele mealesef bu kadar basit olmuyor, olamıyor. Çünkü bu durumda tarafların irâdî olarak aldıkları karar, ortak çocukların hal ve istikballeri için ızdırârî bir takım neticeler tevlid ediyor.

Nerden bakarsak bakalım, ne kadar iyimser olursak olalım anne-babası boşanan çocuklar için bu durum hiç de hoş olmayan duygusal ve zihnî bir parçalanmışlıklara müncer oluyor. Ebeveyn iletişimini en olgun şekilde sürdüren boşanmış eşler için de geçerli olmak üzere çekirdek ailenin her hangi bir sebeple dağılması çocuk için mânî olunması imkânsız rûhî boşluklar doğuruyor. Belki çocuk bunu o gün tam idrak edemiyor, anne/baba kendi derdiyle meşgul olduğundan meseleyi tam kavrayamıyor ama maalesef bu boşluk ya da eksiklik kaçınılmaz olarak doğuyor. İşin kötü tarafı zaten her ne oluyorsa çocukluktan reşit olma dönemine kadar devam eden süreçte oluyor ve kemikleşiyor. Zîrâ boşanmaların kâhir ekseriyeti tam da bu dönemde (3-10 yaş arası) vuku buluyor. Çocuğun oyun çağı dediğimiz, karakter temellerinin atıldığı bu çağı, yuvanın dağılış sancılarıyla geçince bahse konu dönemde meydana gelen mânevî boşluğun ve duygusal yaraların ne telâfîsi ne tedâvîsi mümkün oluyor.

Velâyet kendisine tevdî edilen anne ya da baba çocuğunu çok sevse , had safhada alâka gösterse bile, evladıyla sürekli birlikte olamayan tarafın sevgi, ilgi, değer ve model olma boşluğu hiç bir şekilde dolmuyor. Ve bu boşluk ayrı kalınan anne ya da babaya karşı bazen hak edilmeyecek kadar büyük bir özleme, bazen de hak edilmeyecek kadar yoğun bir nefrete dönüyor.

“Boşanma, insana dair sosyolojik bir gerçektir , tabîî hayatın bir parçasıdır ve çocuk ya da çiftler diğer mahrumiyetler gibi bu gerçekle gelen mecburiyetlere de katlanmalılardır” denerek kestirip atılabilir mesele. Bu rasyonel bakışa göre boşanma halinde ebeveynin yapabileceği veya yapması gerekli olan insanî davranışlar, makul ve maruf tedbirler, tavırlar elbette var. Niyetim bunları sayıp akıl vermek, nasihat etmek değil. Zaten işin bu kısmına dâir tonlarca kitap, makale vardır.Normal zeka ve vicdan sahibi her anne baba bunları belki hiç bir dış destek ve yönlendirme olmadan da hissedebilir, biraz kafa yorsa bilebilir.

Ben sadece yapılan ne olursa olsun, süreç rasyonel bir zeminde nasıl yönetilirse yönetilsin dağılmış bir yuvada yetişen çocuğun duygu dünyası üzerine bir ışık tutmak maksadıyla bu yazıyı kaleme aldım. Çünkü bu manzarayı görünür ve hissedilir kılmak(evlenme ve çocuk sahibi olma süreci başlamadan olmak kaydıyla) her türlü nasihat ve akıl vermenin fevkinde tesir ve fayda husule getirecektir.

Ülkemizdeki adlî sistemin işleyişi itibariyle genel manzarayı ele alırsak tablo çoğu zaman şöyle oluyor:

Ayrılık kararının ilk alındığı anlarda başlayan velâyet savaşları, mevzuat ve muhâkeme teâmülleri sebebiyle çoğu kere anne lehine bitiyor. Netice yargı mücâdelesiyle elde edilince anne his dünyasında kendisini “adanmış velî”, çocuk da annesini “kahraman” olarak görmeye başlıyor. Problemin en trajik tarafı da tam olarak bu noktada düğümleniyor. Çünkü ifade ettiğim kahramanlık rolünün ve motivasyonunun devamı, babayı çocuklardan kalben uzak tutmayı gerektiriyor.Yine o kahramanlığın fedâkarâne bir gereği olarak babanın çocukla fiziksel birlikteliğine engel olunmasa da çocuğun gönül dünyası anne tarafından sürekli manipüle ediliyor ve baba bu hikâyenin “kötü adamı” olarak çocukların zihnine yerleşiyor. Ama kan bağı değiştirilemez ve inkâr edilemez olduğundan durum anne ve çocuklarca müştereken “kaçınılmaz kader” olarak kodlanıyor ve ancak bu kaçınılmazlık penceresinden kontrollü bir diyaloğa müsaade ediliyor.

Baba çoğunlukla bu kısıtlı ve filtreli şahsî ilişki noktasından çocuğun duygu dünyasında yer edinmeye çalışıyor. Babanın artık babalık etme imkanının kalmadığı , çocuğunun gönlünde yer bulmak için hep şirin ve onaylayıcı bir yapmacıklığa büründüğü, tedip ve terbiye hakkından peşinen vazgeçtiği sınırlı görüşmelerde gerçek babalık değil “evladım aman beni unutma” ritüelleri icrâ ediliyor.

Arada bir görünen, maddî talepleri karşılayan, çocuklarından sevgi dilenen birinin tam olarak “baba” olabilmesi, çocuklarınca “baba” olarak görülmesi pek kolay değil.

Güçlü, otoriter, zor zamanda sorumluluk alan, koruyucu ve sahiplenici gerçek baba figüründen mahrum çocuk bu farkı bilinç düzeyinde idrak edemese bile kalp dünyasında hissediyor.

Annenin müşfik, öğretici, eğitici ve yakın takipte olduğu , babanın ise muhafız, uzaktan takip edici, başarıyı takdir , başarısızlığı tahlil edici ve gerektiğinde cezâlandırıcı olduğu bir âile ortamından mahrum çocuk, akranları içinde bilhassa bu vasfıyla teferrüd ediyorsa duygu dünyasının derinliklerinde bir yoksunluk acısı ve ezikliği büyütüyor.

Anne ya da baba veya her ikisi birden hayatlarına başkalarını aldılarsa işler iyice karmaşıklaşıyor. Kabul görecek miyim yoksa dışlanacak mıyım korkusu her beraber vakit geçirmede yeniden tecrübe ediliyor.Tedirginlik, kaygı ve hüzün.

Hele bir de üvey kardeş geldi mi gerçekliği ve haklılığı olan ya da olmayan kırılganlık, alınganlık, ikincillik ve kenara itilmişlik hislerinin önünü almak zorlaşıyor.

Belki de bir türlü kurulamayan maddî mânevî dengeler ve kıskançlıklar sebebiyle büyükanne ve büyükbabaya bırakılışise sık raslanan akıbet oluyor.Daha hayatın başında beliren bu aidiyet krizi, sahipsizlik hissi ve kimliksizlik çocuğun özgüven ve kendine olan sevgi ve inancını dip noktalara çekiyor.

Mutlu ve standart ev ortamından mahrum, karakter gelişiminde aileden ziyâde sokağın, iyi/ kötü arkadaş çevresinin, sosyal medya ve gizli alışkanlıkların tayin edici olduğu bu evlatlar ”Hoş görelim” diye diye zıvanadan çıkmış ve istismar edilmiş ergenlik, sigara, uyuşturucu, kriminal boyutlu illegal meraklar, yanlış ve kontrolsüz flörtler, uğursuz ve süflî mekanlar, belki bahis , kumar gibi olumsuz alışkanlıkların bataklığında debelenmeye ve hep daha fazla batmaya mahkum oluyorlar.

Bu vasat çoğu zaman kayıp hayatlar doğuruyor. Ya da bu yoksunlukları yene yene büyümüş , dayakların, nezârethanelerin , ceza evlerinin, adliye koridorlarının içinden geçe geçe kalbi mermerleşmiş birey olarak hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Bunlara işâret ederken kastım bitmiş veya sürdürülemez hale gelmiş evlilikleri çocuk hatrına sürdürmeyi tavsiye filan değil. Zira bu çözüm olmaktan ziyade daha kötü neticeler verebilen bir ısrar olabiliyor bu düşünce.

Maksadım, eş seçiminde, boşanma tercihinde ve şeklinde, çocuk sahibi olma kararında elden gelen tüm ihtimamın gösterilmesi , faturası çocuklara ödettirilecek kumarlar oynanmaması, bedeli hayat olan kaprislere girilmemesitavsiyesidir.

Tüm bu noktalara hassasiyet gösterildiği halde istenmeyen ve kaçınılmaz ayrılık durumları meydana geldiğinde çocuğun tecrübe edeceği mezkur durumlar karşısında anne ve baba olarak azamî tutarlılık ve sorumluluğun sergilenmesi temennisidir.

Anne ve babanın, çocuk için zaten eksik başlamasına sebep olduğu bir hayatı yanlış tavır ve davranışlarla daha da eksiltmesi, çocuklarından ayrı düşmüş tarafı, onlardan daha da uzaklaştırıcı duygusal yönlendirme tavrı takınıp sürekli tenkit dili kullanması tam anlamıyla bencillik ve sorumsuzluktur.

“Biz birlikte mutlu olmayı beceremedik ama o iyi biri ve sizin babanız/anneniz” diyerek çocuğa zihin dünyasında da olsa bir aileye aidiyet bilinci vermek , ilerde kurması gereken aile hususunda peşin menfî yargılardan korumak, izdivaç denen sürecin kalp ve akıl birlikteliğiyle yönetilmesi gerektiğini öğretmek varken çocuğun bu gününü ve yarınını mahvedecek feminist ve cinsiyetçi söylemlere itmek açık bir felaket ve cinayettir.

Dînî ve fıtrî ölçüler bellidir. Bunlara riâyet edip kadere râzı olmak, bu ölçüleri umursamayıp , bir ömür kaderle savaşmaktan evlâdır.

Tedbirde kusur edip takdire bühtan eden, kaderden sürekli dayak yer.

İyi düşünmek, anlamak ve muktezâsınca eylemek niyazıyla.

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
Yükleniyor..
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.