Bir türlü elde edilemeyen kutsal bâkire. Kaç avcı elinde yayı, sırtında sadağı peşine düştü çöllerde. Sen bir vahadan diğerine doğru ceylan gibi sekerken gönül çalan esrarınla, onlar kurumuş damaklar, çatlamış dudaklarla yıkılıp düştüler kum tepelerinde. Serap mı gördüler, gerçek miydi bilemedik.. Yitip gittiler “gördüm, hakikatti” diye diye, çözemedik…
“Allahümme erinâ hakâikel eşyâ kemâ hiye.” (Allah’ım eşyânın hakikatini bana olduğu gibi göster.) Böyle dua buyurmuş Efendimiz (S.A.S.)
İnsan olarak biz de eşyanın dışında olmadığımıza göre, şeylerin hakikatini bilmeye kendi hakikatimizi bilmenin de dahil olduğunu kaydederek mezkûr hadis-i şerif bağlamında bir takım mütâlâa ve mülâhazalarımı paylaşmak istiyorum. Zira İslamcı geçmişe sahip bazı isimlerin “hakikat yolculuğu” adı altında çıktıkları maceralarda kaybolup gittiklerine, iman dairesinden çıkıp farklı farklı noktalara savrulduklarına ve peşlerinden giden insanları da aynı vartaya sürüklediklerine esefle şahitlik etmekteyiz.
Her ne kadar eşyanın hakikati mevzusuna “bilmek” mefhumu üzerinden girdimse de hadis-i şerifin orijinal metnine tam sâdık kalırsak, “bilmek” kelimesini değil de “görmek” kelimesini tercih zarureti doğar. Ama ben hadiste “ruyet” kelimesinin istimalinin sebebini, ayn’el yakînin ilmelyakîn’den daha katî bilgi vermesi olarak değerlendirmekteyim. Bu sebeple naklettiğim duâda Efendimiz (S.A.S.) tarafından talep edilenin, “eşyanın hakikatinin, görmek derecesinde kesin bir bilgi ile bilmek” olduğu kanaatindeyim.
Peygamber (S.A.S.) direk vahye mazhar olduğundan “mezkûr bilgi peygambere vehben verilmiş ve hadisteki talep bu vehb-i ilâhiyi celb etmek üzere sebeb-i zâhir meyanında fem-i saadetlerinden şeref südur olmuştur, yoksa bu nevi bilginin tahsilinde kesb yolu mesdûddur” diyen, dolayısıyla eşyanın hakikati bilgisini sıradan fertler için mümkün görmeyenler olabilir. Bu kanaate saygı duymakla birlikte Hazreti Peygamberin Allah Tealâ’dan bu bilgiyi istemesi, insan idraki için böylesi bir bilginin imkânını evveliyetle ifade eder şeklinde düşünenlerdenim. Fakat bu imkân her seviye idrak kuvveti için mütehakkık mıdır? Ayrıca isâbet edildiğinde faydası açık olan bu bilgide hata etmenin bedeli nedir? Yukarıda tema ettiğim savrulmalar dikkate alınıp bu haklı süallere mukni cevaplar verilmeli.
Bir de eşyanın hakikati ya da kendi hakikatimiz derken kastedilen, mevcudun mesned ya da menşei midir yoksa mahiyet ve muhtevâsı mı? Zîrâ Hazreti Peygamberin tebligatının umumuna bakarsak mahlukâta dair verdiği mâlumatın, daha ziyade Hâlika işaret etmesi cihetinden olduğu, eşyanın mahiyetlerine ya da ne olduklarına dair tafsilatlı beyanının pek bulunmadığı görülmektedir. Ama hadis-i şerifin lafzında tahsis ya da tahdid edici bir kayıt yokken bu nevî mânâ daraltmalarına gitmek en geniş açıyı kaybetme riski taşır. Bu yüzden biz, her iki mana açısından da hakikat bilgisinin imkanına kail olup, eşyanın hakikatini bilmeyi, “şeylere dâir ilmin vâkıa mutabık olması yani min haysü hüve hüve sâdık olmasıdır” şeklinde soyut; “mükevvenâtın zât ve mâhiyetinin ne olduğuna, kime ait ya da kimden olduğuna ilişkin ilmin, olmuş ve olmakta olana tam mutâbakatıdır “şeklinde somut formda şerh edelim.
Peki böylesi yüksek bir bilgiyi tahsilde yürünecek yol, takip edilecek usul, kullanılacak alet nedir? Malum felsefeciler salt aklı yani nazar ve istidlâli, kelamcılar vahyin rehberliğinde ve tayin ettiği hudutlar içinde nazar ve istidlâli, mutasavvıflar keşif ve müşâhedeyi bir usul olarak benimsiyorlar. Bu ilmin yalnızca tâlim-i ilâhiye bağlı olarak peygamberlere ve kullarından dilediği kimselere müyesser olacağını ve sâir insanlar için sadece bu kişilerden öğrenme yoluyla tahsilinin mümkün olacağını söyleyen ekoller de mevcut. Caferilik’teki masum imam akidesinde ve bazı tarikat pratiklerinde rastladığımız gibi. Bu yollardan hangisi ya da hangileri bizi eşyanın hakikati bilgisine götürür?
Her birine kısa kısa göz atmak faydalı olur kanaatindeyim.
1-Mütekellimîn Yolu: Vahyin Rehberliğinde Nazar Ve İstidlâl
Mütekellim metodu, akıl-vahiy dengesinin gözetildiği selâmetli bir yoldur. Şeriatın zâhirî beyanına sadâkat tutumundan tâviz vermediği için bâtınî tevil ve sübjektivizme kapalı olup, murâkabeye açık mazbut ve muhkem bir usuldür. Bu menhec üzere yürüyüp mesâil-i akliyenin nihâî hudutlarını zorlayanlar hakîkate ne kadar varmıştır, varılan noktalarda ittifak söz konusu mudur, netice itibariyle varılan eşyanın hakikati bilgisi, yoktan var etme anlamında yaratma, varlığın devamı anlamında her an yaratma, alemin kıdem ya da hudusu, son tahlilde Tanrı-Âlem ilişkisini tüm vecheleriyle açıklığa kavuşturmuş mudur? Bu ve benzeri süallere cevap vermek elbette kolay değil.
Kelamcıların yolu, hakikat yolculuğunun evvelinde ve ahirinde vahye teslim olmayı, nübüvveti tasdikin zorunlu bir sonucu olarak gördüğü için aklın idrak ve ihâta edemediği meselelerde septik, agnostik veya nihilistik savrulmalara sebep olmaz. Zîrâ akıl hakîkati anlamada huccet kabul edilse de huccet-i bâliğa olarak görülmez. Akıl teklifât-ı ilâhînin medârıdır ama altından kalkamadığı dekâik mevzûbahis olduğunda haddini tecâvüz etmez. Çözemediği müşkili, idrakten acziyetini itirafla ve bir şeyin hakikati neyse ona iman etme tavrıyla geçici neticeye bağlar. Çünkü ilim ve fen ilerledikçe bazı problemlerin kendiliğinden hallolma ihtimali vardır. Bu sebeple de akaidin teferruatı hakkında kat’î konuşmaz. Mutlak ya da İzâfî anlamıyla gayb noktasında kalan hususları bilme değil iman etme konusu olarak ele alır ve bu gaybiyyeti tutarsızlık veya nebiye ittibâda şüphe îras edecek bir boşluk olarak görmez. İslam akâidinin naklî delillerini toplayan , aklî delillerini vaz eden, iman esaslarını ilhad hücumlarına karşı müdâfaa ve muhâfaza eden mütekellimîn tarîkidir. Onlar mümin olarak yaşar, mümin olarak vefat eder ve hayırla yad edilirler.
2-Sûfiyyûn Menheci: Mükaşefe Ve Müşâhede
Sûfiler, insan nefsinin muayyen terbiye ve teslik metodlarıyla tezkiye ve tasfiye edildiğinde keşif ve müşâhede tarikinin kendisine açılacağını ve bu yolda sünnete ittiba ile terakkî edildiğinde nebilere vehb edilen tüm ulûm, hakâyık ve esrara o kimsenin de vâris ve mâlik kılınacağını söylerler. Sufiyyûn tariki olarak bilinen bu usul ihlaslı ameli derin ilim sahibi olmaya önceleyen, cismânî anlamda da sert riyâzât ve mücâhede içerebilen, ferâize ilâveten yoğun nevâfil ve evrâd-ü ezkâr barındıran çetin bir yoldur.
“Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım...” sahih hadisinde mesnedini gördüğümüz bu usul akl-ı meâdın, ihlaslı kulluk neticesinde tekâmül ederek adeta bir hikmet ve irfan menbağı haline gelmesidir. Zîrâ vahyin ışığında ilerleyen nazar ve istidlâlde dahi bilginin metâlaştırılması, enfüsî bir tecrübeye konu edilmeksizin sadece aklî bir ameliyeye indirgenmesi mahzuru sıklıkla göze çarpmaktadır.
İslâmî ilimler üzerine ihtisas yapan bir müsteşrik ile kelâm ya da daha genel anlamda İslam nazariyyatı üzerine akademik faaliyet yürüten bir ilim adamı, dini bilgiyi, tecrübeden ârî olarak ele alabilmekte ve müşterek neticelere varabilmektedir. Hatta rüşt ve istikâmet cihetlerinden aralarında dikkate değer bir fark olmadığı bile gözlemlenebilmektedir. İşte bu durum âkıbet adına ürkütücü bir tablodur ve mücerret ilmin aldatıcılığını ifşâ eder. Keşif ve müşâhede tariki ise Nebi (A.S.)’a tam ittibâ ile yapılan bir enfüsî seyrdir ki burda ihlaslı amel, takvâ ve verâ, mâlâyâniyi terk ve zühd bütün formel taallüm ve tederrüsten ehemmiyetlidir. Efendimizin ümmîliği Kuran’ın mucizeliği bağlamında bir zaruret gibi görülse bile, Peygamber (A.S)’ın ashabını irşad etme tarzının, derinlikli bir talim ve tedrise değil de gerektiği kadar ilim ve mutlak surette ihlaslı amele dayanması bu tariki benimseyenlerin güçlü gerekçelerindendir.
Eşyâ ve hâdisâtın hakikatlerini esmâ tecellîleri olarak gören ve eşyâya hâriç mertebesinde bir vücûd nispet etmeyen bu yol , tecellî kesretinden mütecellî vahdetine doğru seyreden mânâ sultanlarının yoludur. Onlar nazarında memduh olan ilim, mârifetullahtır. Eşyanın bilgisi mârifetullahı teyit ettiği miktarda makbul, kesretiyle meşgul edip mârifetullaha perde olduğu oranda merduddur. Derler ki; Bir şeyin künhünü idrak etmek o şeyin hâliki, câili, illeti ya da sebebinin bilgisini veriyorsa muteberdir. Ve şunu da ilâve ederler; Bir şeyin hâliki, câili, illeti ya da sebebini idrak o şeyin künhünü ve mahiyetini bilmeye muhtaç değildir. İnsan öncelikle bu bilgiyi tahsil etmek üzere yaratılmamıştır. Bu bilgiyi elde edeceğim diye ömür zayi kulluk muhasebesinde mâzür görülmez. Tasavvuf, vakti ehem olana sarfetmektir. O da tahsil-i rıza-i Bârî ve Mârifetullah’tır.
3-Filozaflar Yolu: Salt Akılla Nazar Ve istidlâl
Vahiyden bağımsız salt aklî cehd ile hakikat arayışına çıkanlar yola ya ibtidaen bu metodla çıkarlar ya da başta riâyet ettikleri kelâmî metodu yavaş yavaş terk ederek bu usule kayarlar. Onlar ontolojinin epistemolojiyle kesiştiği varlık, eşya ve mahiyeti, bilgi ve idrak, illiyyet, mebde ve mead, kıdem ve hudüs, vacip mümkün ilişkisi, insanın tercihli filleri, hürriyeti, ahlakîliği gibi bahislerde, doğru bilgiye, aklın her türlü kayıttan müstakil rehberliğinde ulaşılabileceğine zâhip kimselerdir.
Bu metod da bu metodla yolculuk da aslında çok zor ve muhâtaralıdır. Aklın her türlü hakikati idrakte hüccet-i baliğa olduğunu, peygamberlerin nübüvvet iddialarının husûsî fıtratlarına, sübjektif tecrübe ve iç duyuşlarına dayalı olduğunu, dinlerin ilkel cemiyetler itibariyle sosyolojik, sıradan fertler için psikolojik fonksiyonlar icra ettiğini ama aklî melekelerini yetkinleştirmiş insanlar için bunlara lüzum olmadığını, hakikat bilgisi, ahlak, fazilet ve saadetin ilmî ve amelî planda taakkul ve tefekkürle elde edilebileceğini söylerler.
Bu kanaati paylaşanların mümeyyiz vasfı sürekli şüphe etme, sürekli sorgulama ve yargılamadır. Bazıları hatta çokları bir ömür arar, ama yine de bir neticeye varamaz. Arayışın bir ömre mal olduğu yerde bulmanın ne kazandıracağı sualini insan hayatının sınırlılığı ve yaşarken bu anlama olan ihtiyac gerçekliğinde cevaplandırmazlar. Bulunanın sonradan tekzip edilmesi karşısında daha evvel zâyî olan hayatlara dair bir anlamlandırma ya da savunma yapmazlar. Hakikate varma arayışını , erdemli insana özgü bir kendi kendine teabbüd haline getirmişlerdir. Âdeta bulmaktan korkarak ararlar. Cevapların değil soruların meftûnudurlar. Durmayı ölmek, bulmayı aldanmak, varmayı akıl eksikliği görürler. Hep okurlar. Her şeyi bilmeye kalkışırlar. Asosyalleşir ama farketmezler. Huzurlu, tutarlı, iç bütünlüğünü yakalamış kimi görseler, mutluluğunu cehâletle izâh edip kibir dolu kahkahalar eşliğinde istihzâ ederler.
Onlar , hayatı bağırsaklarını doldurup boşaltmaktan ibaret kalabalıklar için de düşünen fikir işçileridir. Aptal olmamanın, sürü olmayı reddetmenin ve kandırılamamanın bedelini öderler. Fakat onca gayret ve himmete, tetebbuat ve tedkikâta rağmen elle tutulur bir neticeye varamayınca bocalarlar. Meşreplerine ve geçmiş travmalarına göre agnostisizm, nihilizm, septisizm limanlarına uğrayıp deizm ya da ateizm limanına demir atarlar. Ağır ruhi bunalım ve çöküşlere, majör depresyon veya çıldırmalara ve zaman zaman intihar etme noktalarına varmaları kaçınılmazdır. Hayat boyu, anlam ve değer arayışına eşlik eden huzursuzluk, çalkantı ve çelişkilerin yumağında debelenip, en nihayet yok edici bir girdaba girer gibi toprağa girmek ve onca büyük söz ve benlik bilincine rağmen çürüyüp gitmek elbette sarsıcıdır ama bundan kaçamazlar.
Vahiy kaynaklı olarak Peygamberler tarafından verilmiş cevaplara teslim olmamanın, o cevapları beğenmemenin daha hayatta bir bedeli, teslim olanlara tepeden bakmanın yalnızlaştırıcı ve boğucu bir kasveti olur ve bunu iliklerine kadar hissederler. Fakat başları kibirle hep dimdiktir, eğilmezler. Bu aklî gayret neticesinde elde edilen hakikatler yok mudur? Elbette vardır ve hattâ geçen asırlar neticesi hayli birikmiştir de. Ama bütüncül, tamamlayıcı ve tatmin edici olmaktan uzak parçalar halindedir. Filozof ya da mütefekkir kendi tarihselliği, hayatı, karakterinin teşekkülünde tesir eden dâhilî ya da hâricî faktörlerin kıskacında akıl fenerinin aydınlatabildiği noktalara ışık tutar. Fakat hepitopu bir el feneri şavkı verebilirken her şeyi güneş kadar tenvir etme iddiasında olmak gülünçtür. Üstelik güneşe düşman olup onun aydınlığını, göz kapaklarını sımsıkı kapatıp inkâr etme cüreti göstermişken…
Şimdi teharrî- i hakîkat derdine, hulâsâ etmeye gayret ettiğim bu üç tarîkten felsefe yolunu tutan ya da zamanla bu yolu şuurlu veya şuursuz benimseyen isimlere hikmet nazarıyla bakmalı ve sormalı: “Kendiniz ve bizim için ne buldunuz?” Yeni sorular, yeni açmazlar, daha dipsiz karanlıklar mı? Bilim, niçin süalinden sarf-ı nazarla eşyânın zâtında meknûz kavânin-tabîiyyeyi keşfede ede Batlamyus fiziğinden Newton’a, ordan Einstein’a, nihayet Kuantuma doğru giderken, Felsefe, metafizik sahada din inkarcılığından ve insan psikolojisini ayakta tutan her türlü mânevî istinâdı yıkma teşebbüsünden başka ne sunmuştur? Vahyin aydınlığından rahatsız olan küfür yarasaları, kimin hayatına bir nebze inşirah ve umut katabildi. Methettiğiniz karanlık, zulmet dolu ruhunuzun meskeni olmuş, en küçük ziyadan muzdarip oluyorsunuz. Ve insanlığı aynı ızdırabla kıvranmaya davet ediyorsunuz.
Aslında hedonizme râm olmuş ve menfaatinden başka mukaddesi kalmamış boş kafaları zaten teşne oldukları şüphe vadilerine çekip, hayranlık ve memnuniyet dolu bakışlarında nefsî tatmin yaşamak hayatınızı anlamlı ve değerli kılmayacak, biliyorsunuz. Hakikati arıyoruz bahanesiyle terk ettiğiniz mukaddeslerden intikam almak ve İlhad dininin gönüllü rahipleri olmak modern toplumda daha entelektüel görünmenizi sağlasa da mutmain bir dindara olan hıncınızın hastalık derecesinde kıskançlıktan neşet ettiği gerçeğiyle gizli gizli yüzleşecek, ölümün sıcak nefesini ensenizde hissetmeye başlayınca delireceksiniz.
Biz sizin kurumuş gönül dünyanıza ve gittikçe kararan sîmânıza ibret nazarlarıyla bakıp bakıp; Efendimize ittibâen; “Allahım, bize hakkı hakk olarak göster ve ona tâbî olmakla rızıklandır, bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan ictinâb etmekle bizi rızıklandır” diye ilticâ edecek, Kurân’a sarılıp “Rabb'imiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize katından rahmet bağışla. Çünkü bağışlayıcı olan yalnız Sen'sin” diye yakaracağız.
Evet sözü fazla uzattım. Akılla gidilebilecek en ileri hududları zorlayan ve Metâlib’ül Âliyyesi ile bunu gözler önüne seren İmam Fahrettin Razi’nin şu güzel itirafıyla nihayetlendireyim:
"Akılların ayaklarının sonunda bağ vardır. Alemlerin gayretinin çoğu dalalettir. Ruhlarımız cisimlerimize yabancıdır. Dünyadan elde edilen eziyet ve vebaldir. Biz araştırmamızdan ömrümüz boyunca kıyl ü kâli biraraya toplamak dışında bir şey elde edemedik. Kaç adam ve devlet gördük. Çok hızlı bir şekilde hepsi yok oldular ve ortadan kalktılar. Nice dağlar vardır ki doruklarına adamlar çıktı. Fakat adamlar yok oldular, dağlar ise hala dağdır".
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Burhanettin ÇAĞIRICI
AH HAKİKAT!
AH HAKİKAT!
Bir türlü elde edilemeyen kutsal bâkire. Kaç avcı elinde yayı, sırtında sadağı peşine düştü çöllerde. Sen bir vahadan diğerine doğru ceylan gibi sekerken gönül çalan esrarınla, onlar kurumuş damaklar, çatlamış dudaklarla yıkılıp düştüler kum tepelerinde. Serap mı gördüler, gerçek miydi bilemedik.. Yitip gittiler “gördüm, hakikatti” diye diye, çözemedik…
“Allahümme erinâ hakâikel eşyâ kemâ hiye.” (Allah’ım eşyânın hakikatini bana olduğu gibi göster.) Böyle dua buyurmuş Efendimiz (S.A.S.)
İnsan olarak biz de eşyanın dışında olmadığımıza göre, şeylerin hakikatini bilmeye kendi hakikatimizi bilmenin de dahil olduğunu kaydederek mezkûr hadis-i şerif bağlamında bir takım mütâlâa ve mülâhazalarımı paylaşmak istiyorum. Zira İslamcı geçmişe sahip bazı isimlerin “hakikat yolculuğu” adı altında çıktıkları maceralarda kaybolup gittiklerine, iman dairesinden çıkıp farklı farklı noktalara savrulduklarına ve peşlerinden giden insanları da aynı vartaya sürüklediklerine esefle şahitlik etmekteyiz.
Her ne kadar eşyanın hakikati mevzusuna “bilmek” mefhumu üzerinden girdimse de hadis-i şerifin orijinal metnine tam sâdık kalırsak, “bilmek” kelimesini değil de “görmek” kelimesini tercih zarureti doğar. Ama ben hadiste “ruyet” kelimesinin istimalinin sebebini, ayn’el yakînin ilmelyakîn’den daha katî bilgi vermesi olarak değerlendirmekteyim. Bu sebeple naklettiğim duâda Efendimiz (S.A.S.) tarafından talep edilenin, “eşyanın hakikatinin, görmek derecesinde kesin bir bilgi ile bilmek” olduğu kanaatindeyim.
Peygamber (S.A.S.) direk vahye mazhar olduğundan “mezkûr bilgi peygambere vehben verilmiş ve hadisteki talep bu vehb-i ilâhiyi celb etmek üzere sebeb-i zâhir meyanında fem-i saadetlerinden şeref südur olmuştur, yoksa bu nevi bilginin tahsilinde kesb yolu mesdûddur” diyen, dolayısıyla eşyanın hakikati bilgisini sıradan fertler için mümkün görmeyenler olabilir. Bu kanaate saygı duymakla birlikte Hazreti Peygamberin Allah Tealâ’dan bu bilgiyi istemesi, insan idraki için böylesi bir bilginin imkânını evveliyetle ifade eder şeklinde düşünenlerdenim. Fakat bu imkân her seviye idrak kuvveti için mütehakkık mıdır? Ayrıca isâbet edildiğinde faydası açık olan bu bilgide hata etmenin bedeli nedir? Yukarıda tema ettiğim savrulmalar dikkate alınıp bu haklı süallere mukni cevaplar verilmeli.
Bir de eşyanın hakikati ya da kendi hakikatimiz derken kastedilen, mevcudun mesned ya da menşei midir yoksa mahiyet ve muhtevâsı mı? Zîrâ Hazreti Peygamberin tebligatının umumuna bakarsak mahlukâta dair verdiği mâlumatın, daha ziyade Hâlika işaret etmesi cihetinden olduğu, eşyanın mahiyetlerine ya da ne olduklarına dair tafsilatlı beyanının pek bulunmadığı görülmektedir. Ama hadis-i şerifin lafzında tahsis ya da tahdid edici bir kayıt yokken bu nevî mânâ daraltmalarına gitmek en geniş açıyı kaybetme riski taşır. Bu yüzden biz, her iki mana açısından da hakikat bilgisinin imkanına kail olup, eşyanın hakikatini bilmeyi, “şeylere dâir ilmin vâkıa mutabık olması yani min haysü hüve hüve sâdık olmasıdır” şeklinde soyut; “mükevvenâtın zât ve mâhiyetinin ne olduğuna, kime ait ya da kimden olduğuna ilişkin ilmin, olmuş ve olmakta olana tam mutâbakatıdır “şeklinde somut formda şerh edelim.
Peki böylesi yüksek bir bilgiyi tahsilde yürünecek yol, takip edilecek usul, kullanılacak alet nedir? Malum felsefeciler salt aklı yani nazar ve istidlâli, kelamcılar vahyin rehberliğinde ve tayin ettiği hudutlar içinde nazar ve istidlâli, mutasavvıflar keşif ve müşâhedeyi bir usul olarak benimsiyorlar. Bu ilmin yalnızca tâlim-i ilâhiye bağlı olarak peygamberlere ve kullarından dilediği kimselere müyesser olacağını ve sâir insanlar için sadece bu kişilerden öğrenme yoluyla tahsilinin mümkün olacağını söyleyen ekoller de mevcut. Caferilik’teki masum imam akidesinde ve bazı tarikat pratiklerinde rastladığımız gibi. Bu yollardan hangisi ya da hangileri bizi eşyanın hakikati bilgisine götürür?
Her birine kısa kısa göz atmak faydalı olur kanaatindeyim.
1-Mütekellimîn Yolu: Vahyin Rehberliğinde Nazar Ve İstidlâl
Mütekellim metodu, akıl-vahiy dengesinin gözetildiği selâmetli bir yoldur. Şeriatın zâhirî beyanına sadâkat tutumundan tâviz vermediği için bâtınî tevil ve sübjektivizme kapalı olup, murâkabeye açık mazbut ve muhkem bir usuldür. Bu menhec üzere yürüyüp mesâil-i akliyenin nihâî hudutlarını zorlayanlar hakîkate ne kadar varmıştır, varılan noktalarda ittifak söz konusu mudur, netice itibariyle varılan eşyanın hakikati bilgisi, yoktan var etme anlamında yaratma, varlığın devamı anlamında her an yaratma, alemin kıdem ya da hudusu, son tahlilde Tanrı-Âlem ilişkisini tüm vecheleriyle açıklığa kavuşturmuş mudur? Bu ve benzeri süallere cevap vermek elbette kolay değil.
Kelamcıların yolu, hakikat yolculuğunun evvelinde ve ahirinde vahye teslim olmayı, nübüvveti tasdikin zorunlu bir sonucu olarak gördüğü için aklın idrak ve ihâta edemediği meselelerde septik, agnostik veya nihilistik savrulmalara sebep olmaz. Zîrâ akıl hakîkati anlamada huccet kabul edilse de huccet-i bâliğa olarak görülmez. Akıl teklifât-ı ilâhînin medârıdır ama altından kalkamadığı dekâik mevzûbahis olduğunda haddini tecâvüz etmez. Çözemediği müşkili, idrakten acziyetini itirafla ve bir şeyin hakikati neyse ona iman etme tavrıyla geçici neticeye bağlar. Çünkü ilim ve fen ilerledikçe bazı problemlerin kendiliğinden hallolma ihtimali vardır. Bu sebeple de akaidin teferruatı hakkında kat’î konuşmaz. Mutlak ya da İzâfî anlamıyla gayb noktasında kalan hususları bilme değil iman etme konusu olarak ele alır ve bu gaybiyyeti tutarsızlık veya nebiye ittibâda şüphe îras edecek bir boşluk olarak görmez. İslam akâidinin naklî delillerini toplayan , aklî delillerini vaz eden, iman esaslarını ilhad hücumlarına karşı müdâfaa ve muhâfaza eden mütekellimîn tarîkidir. Onlar mümin olarak yaşar, mümin olarak vefat eder ve hayırla yad edilirler.
2-Sûfiyyûn Menheci: Mükaşefe Ve Müşâhede
Sûfiler, insan nefsinin muayyen terbiye ve teslik metodlarıyla tezkiye ve tasfiye edildiğinde keşif ve müşâhede tarikinin kendisine açılacağını ve bu yolda sünnete ittiba ile terakkî edildiğinde nebilere vehb edilen tüm ulûm, hakâyık ve esrara o kimsenin de vâris ve mâlik kılınacağını söylerler. Sufiyyûn tariki olarak bilinen bu usul ihlaslı ameli derin ilim sahibi olmaya önceleyen, cismânî anlamda da sert riyâzât ve mücâhede içerebilen, ferâize ilâveten yoğun nevâfil ve evrâd-ü ezkâr barındıran çetin bir yoldur.
“Kulum nafile ibadetlerle de bana yaklaşmaya devam eder, ta ki ben onu severim. (Sevince de) artık onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Benden isterse muhakkak ona (istediğini) veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korur ve kollarım...” sahih hadisinde mesnedini gördüğümüz bu usul akl-ı meâdın, ihlaslı kulluk neticesinde tekâmül ederek adeta bir hikmet ve irfan menbağı haline gelmesidir. Zîrâ vahyin ışığında ilerleyen nazar ve istidlâlde dahi bilginin metâlaştırılması, enfüsî bir tecrübeye konu edilmeksizin sadece aklî bir ameliyeye indirgenmesi mahzuru sıklıkla göze çarpmaktadır.
İslâmî ilimler üzerine ihtisas yapan bir müsteşrik ile kelâm ya da daha genel anlamda İslam nazariyyatı üzerine akademik faaliyet yürüten bir ilim adamı, dini bilgiyi, tecrübeden ârî olarak ele alabilmekte ve müşterek neticelere varabilmektedir. Hatta rüşt ve istikâmet cihetlerinden aralarında dikkate değer bir fark olmadığı bile gözlemlenebilmektedir. İşte bu durum âkıbet adına ürkütücü bir tablodur ve mücerret ilmin aldatıcılığını ifşâ eder. Keşif ve müşâhede tariki ise Nebi (A.S.)’a tam ittibâ ile yapılan bir enfüsî seyrdir ki burda ihlaslı amel, takvâ ve verâ, mâlâyâniyi terk ve zühd bütün formel taallüm ve tederrüsten ehemmiyetlidir. Efendimizin ümmîliği Kuran’ın mucizeliği bağlamında bir zaruret gibi görülse bile, Peygamber (A.S)’ın ashabını irşad etme tarzının, derinlikli bir talim ve tedrise değil de gerektiği kadar ilim ve mutlak surette ihlaslı amele dayanması bu tariki benimseyenlerin güçlü gerekçelerindendir.
Eşyâ ve hâdisâtın hakikatlerini esmâ tecellîleri olarak gören ve eşyâya hâriç mertebesinde bir vücûd nispet etmeyen bu yol , tecellî kesretinden mütecellî vahdetine doğru seyreden mânâ sultanlarının yoludur. Onlar nazarında memduh olan ilim, mârifetullahtır. Eşyanın bilgisi mârifetullahı teyit ettiği miktarda makbul, kesretiyle meşgul edip mârifetullaha perde olduğu oranda merduddur. Derler ki; Bir şeyin künhünü idrak etmek o şeyin hâliki, câili, illeti ya da sebebinin bilgisini veriyorsa muteberdir. Ve şunu da ilâve ederler; Bir şeyin hâliki, câili, illeti ya da sebebini idrak o şeyin künhünü ve mahiyetini bilmeye muhtaç değildir. İnsan öncelikle bu bilgiyi tahsil etmek üzere yaratılmamıştır. Bu bilgiyi elde edeceğim diye ömür zayi kulluk muhasebesinde mâzür görülmez. Tasavvuf, vakti ehem olana sarfetmektir. O da tahsil-i rıza-i Bârî ve Mârifetullah’tır.
3-Filozaflar Yolu: Salt Akılla Nazar Ve istidlâl
Vahiyden bağımsız salt aklî cehd ile hakikat arayışına çıkanlar yola ya ibtidaen bu metodla çıkarlar ya da başta riâyet ettikleri kelâmî metodu yavaş yavaş terk ederek bu usule kayarlar. Onlar ontolojinin epistemolojiyle kesiştiği varlık, eşya ve mahiyeti, bilgi ve idrak, illiyyet, mebde ve mead, kıdem ve hudüs, vacip mümkün ilişkisi, insanın tercihli filleri, hürriyeti, ahlakîliği gibi bahislerde, doğru bilgiye, aklın her türlü kayıttan müstakil rehberliğinde ulaşılabileceğine zâhip kimselerdir.
Bu metod da bu metodla yolculuk da aslında çok zor ve muhâtaralıdır. Aklın her türlü hakikati idrakte hüccet-i baliğa olduğunu, peygamberlerin nübüvvet iddialarının husûsî fıtratlarına, sübjektif tecrübe ve iç duyuşlarına dayalı olduğunu, dinlerin ilkel cemiyetler itibariyle sosyolojik, sıradan fertler için psikolojik fonksiyonlar icra ettiğini ama aklî melekelerini yetkinleştirmiş insanlar için bunlara lüzum olmadığını, hakikat bilgisi, ahlak, fazilet ve saadetin ilmî ve amelî planda taakkul ve tefekkürle elde edilebileceğini söylerler.
Bu kanaati paylaşanların mümeyyiz vasfı sürekli şüphe etme, sürekli sorgulama ve yargılamadır. Bazıları hatta çokları bir ömür arar, ama yine de bir neticeye varamaz. Arayışın bir ömre mal olduğu yerde bulmanın ne kazandıracağı sualini insan hayatının sınırlılığı ve yaşarken bu anlama olan ihtiyac gerçekliğinde cevaplandırmazlar. Bulunanın sonradan tekzip edilmesi karşısında daha evvel zâyî olan hayatlara dair bir anlamlandırma ya da savunma yapmazlar. Hakikate varma arayışını , erdemli insana özgü bir kendi kendine teabbüd haline getirmişlerdir. Âdeta bulmaktan korkarak ararlar. Cevapların değil soruların meftûnudurlar. Durmayı ölmek, bulmayı aldanmak, varmayı akıl eksikliği görürler. Hep okurlar. Her şeyi bilmeye kalkışırlar. Asosyalleşir ama farketmezler. Huzurlu, tutarlı, iç bütünlüğünü yakalamış kimi görseler, mutluluğunu cehâletle izâh edip kibir dolu kahkahalar eşliğinde istihzâ ederler.
Onlar , hayatı bağırsaklarını doldurup boşaltmaktan ibaret kalabalıklar için de düşünen fikir işçileridir. Aptal olmamanın, sürü olmayı reddetmenin ve kandırılamamanın bedelini öderler. Fakat onca gayret ve himmete, tetebbuat ve tedkikâta rağmen elle tutulur bir neticeye varamayınca bocalarlar. Meşreplerine ve geçmiş travmalarına göre agnostisizm, nihilizm, septisizm limanlarına uğrayıp deizm ya da ateizm limanına demir atarlar. Ağır ruhi bunalım ve çöküşlere, majör depresyon veya çıldırmalara ve zaman zaman intihar etme noktalarına varmaları kaçınılmazdır. Hayat boyu, anlam ve değer arayışına eşlik eden huzursuzluk, çalkantı ve çelişkilerin yumağında debelenip, en nihayet yok edici bir girdaba girer gibi toprağa girmek ve onca büyük söz ve benlik bilincine rağmen çürüyüp gitmek elbette sarsıcıdır ama bundan kaçamazlar.
Vahiy kaynaklı olarak Peygamberler tarafından verilmiş cevaplara teslim olmamanın, o cevapları beğenmemenin daha hayatta bir bedeli, teslim olanlara tepeden bakmanın yalnızlaştırıcı ve boğucu bir kasveti olur ve bunu iliklerine kadar hissederler. Fakat başları kibirle hep dimdiktir, eğilmezler. Bu aklî gayret neticesinde elde edilen hakikatler yok mudur? Elbette vardır ve hattâ geçen asırlar neticesi hayli birikmiştir de. Ama bütüncül, tamamlayıcı ve tatmin edici olmaktan uzak parçalar halindedir. Filozof ya da mütefekkir kendi tarihselliği, hayatı, karakterinin teşekkülünde tesir eden dâhilî ya da hâricî faktörlerin kıskacında akıl fenerinin aydınlatabildiği noktalara ışık tutar. Fakat hepitopu bir el feneri şavkı verebilirken her şeyi güneş kadar tenvir etme iddiasında olmak gülünçtür. Üstelik güneşe düşman olup onun aydınlığını, göz kapaklarını sımsıkı kapatıp inkâr etme cüreti göstermişken…
Şimdi teharrî- i hakîkat derdine, hulâsâ etmeye gayret ettiğim bu üç tarîkten felsefe yolunu tutan ya da zamanla bu yolu şuurlu veya şuursuz benimseyen isimlere hikmet nazarıyla bakmalı ve sormalı: “Kendiniz ve bizim için ne buldunuz?” Yeni sorular, yeni açmazlar, daha dipsiz karanlıklar mı? Bilim, niçin süalinden sarf-ı nazarla eşyânın zâtında meknûz kavânin-tabîiyyeyi keşfede ede Batlamyus fiziğinden Newton’a, ordan Einstein’a, nihayet Kuantuma doğru giderken, Felsefe, metafizik sahada din inkarcılığından ve insan psikolojisini ayakta tutan her türlü mânevî istinâdı yıkma teşebbüsünden başka ne sunmuştur? Vahyin aydınlığından rahatsız olan küfür yarasaları, kimin hayatına bir nebze inşirah ve umut katabildi. Methettiğiniz karanlık, zulmet dolu ruhunuzun meskeni olmuş, en küçük ziyadan muzdarip oluyorsunuz. Ve insanlığı aynı ızdırabla kıvranmaya davet ediyorsunuz.
Aslında hedonizme râm olmuş ve menfaatinden başka mukaddesi kalmamış boş kafaları zaten teşne oldukları şüphe vadilerine çekip, hayranlık ve memnuniyet dolu bakışlarında nefsî tatmin yaşamak hayatınızı anlamlı ve değerli kılmayacak, biliyorsunuz. Hakikati arıyoruz bahanesiyle terk ettiğiniz mukaddeslerden intikam almak ve İlhad dininin gönüllü rahipleri olmak modern toplumda daha entelektüel görünmenizi sağlasa da mutmain bir dindara olan hıncınızın hastalık derecesinde kıskançlıktan neşet ettiği gerçeğiyle gizli gizli yüzleşecek, ölümün sıcak nefesini ensenizde hissetmeye başlayınca delireceksiniz.
Biz sizin kurumuş gönül dünyanıza ve gittikçe kararan sîmânıza ibret nazarlarıyla bakıp bakıp; Efendimize ittibâen; “Allahım, bize hakkı hakk olarak göster ve ona tâbî olmakla rızıklandır, bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan ictinâb etmekle bizi rızıklandır” diye ilticâ edecek, Kurân’a sarılıp “Rabb'imiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi saptırma. Bize katından rahmet bağışla. Çünkü bağışlayıcı olan yalnız Sen'sin” diye yakaracağız.
Evet sözü fazla uzattım. Akılla gidilebilecek en ileri hududları zorlayan ve Metâlib’ül Âliyyesi ile bunu gözler önüne seren İmam Fahrettin Razi’nin şu güzel itirafıyla nihayetlendireyim:
"Akılların ayaklarının sonunda bağ vardır. Alemlerin gayretinin çoğu dalalettir. Ruhlarımız cisimlerimize yabancıdır. Dünyadan elde edilen eziyet ve vebaldir. Biz araştırmamızdan ömrümüz boyunca kıyl ü kâli biraraya toplamak dışında bir şey elde edemedik. Kaç adam ve devlet gördük. Çok hızlı bir şekilde hepsi yok oldular ve ortadan kalktılar. Nice dağlar vardır ki doruklarına adamlar çıktı. Fakat adamlar yok oldular, dağlar ise hala dağdır".